Bir yılı daha geride bıraktık, uğurlar olsun 2018. Hoşgeldin 2019…  2018 yılının başında kaleme aldığım bir yazıda Türkiye ekonomisinin yıl boyuca kötü olacağını öngörmüştüm. 2018’i geride bırakırken ekonomiye baktığımız zaman yanılmadığımı gördüm. Türkiye için kaos içinde bir yıl olduğu açık ve net. Ekonominin ne kadar görüntüsü iyi olsa da, maalesef işler pek iyiye gitmiyor. Euro ve dolar %100 yükselirken iğneden ipliğe herşeye zam geldi. Bunu fırsat bilen bazı kişi ve kurumlar kafalarına göre zam yaptılar.

Petrol fiyatları tavan yaparken işçi maaşına zam gelmedi. Asgari ücret zamlar karşısında olduğu yerde kalırken, işçinin harcamaları %50 arttı. Kiralar denetimsiz yükseldi, uzun sözün kısası bu kaosa siyasi iktidardan açıkca dur diyen olmadı.

Önümüzdeki aylarda ülkemizde yerel seçim olacak. Hükümet ve muhalefet tüm çalışmalarını altı ay öncesinden yerel seçimler için ayırmış durumda. Görünen o ki ülke ekonomisi hiçbir siyasi partinin aklına gelmiyor. Gelecek seçimlerde hangi şehrin belediyesini kazanırız düşüncesi içindeler. Hâl böyleyken ekonomide çok büyük sıkıntı var. Üretim durmuş, tüm hammaddeleri dışardan temin ederek üretmeye çalışan üretici de çaresiz durumda.

Geriye şöyle bir baktığımız zaman 2013’ten beri ekonomi yönetiminin, ekonomik büyümeye zarar vereceği gerekçesi ile faiz artışı yapmakta ayak diremesi ironik bir şekilde 2014, 2017 ve 2018’de üç defa yüklü miktarda faiz artışı yapılması ile sonuçlandı. Bunun nedeni faiz artışının gecikmesi ile ülkenin döviz krizinin eşiğine gelmesi idi. Bir döviz krizi somut mekanizması ise özel sektörün döviz borcunu çevirmede karşılaştığı sorunları ve bunun bankacılık sistemine yansıması şeklinde işliyor.

Yani döviz kredisi aynı zamanda bir bankacılık krizi anlamına geliyor. Hatırlatmak gerekirse firmaların döviz borçları hükümet tarafında 2008 krizinin etkilerini azaltmak ve büyümeyi desteklemek için özel sektörün döviz biçiminde borçlanmasına olanak veren düzenlemeyi hayata geçirmesinden sonra hızla arttı.

Böyle bir sorun varken TL’nin hızla büyük bir oranda değersizleşmesine izin vermek döviz borçlusu firmaların batmasını göze almak anlamına geliyordu. Bankacılık sisteminin üzerinde oluşturduğu baskının yanında ekonomiye maliyeti enflasyon artışı ve cari açıktaki tırmanma olarak görüldü.

Döviz borcu olan firmaların batmasının önüne geçmek için yapılan faiz artışı ise genel olarak ekonomik yavaşlamanın yaşanmasını hızlandıracaktır. Bir başka ifadeyle zaten yavaşlayan bir ekonomide yapılan sert faiz artışının etkisi yavaşlamanın hızını artırıcı olacaktır.

Bizi ne bekliyor? Seçimlerin geride kaldığı ekonomik toparlanmanın yaşanacağına bir dönem bizi bekliyor, ne beklendiğini ise büyük ölçüde seçimn nasıl sonuçlanacağı belirleyecek.

Ancak sonuç nasıl oluşursa oluşsun Türkiye önemli bir değişimin eşiğindedir. Onun nedeni Türkiye ekonomisinin 2013 yılından beri bir yapısal kriz konjektöründe olmasıdır, bu yapısal krizin ekonomik, siyasal ve toplumsal sonuçlarının ortaya çıkabilmesi ise dar tanımıyla bir ekonomik krizin yaşanıp yaşanmamasına bağlıdır. Bu bağlamda 2018 krizi sadece ekonomik sorunların ağırlaştığı ve kısa süreli bir ekonomik daralma olarak kalmayabilir.

Bu süreci yavaşlatabilmek için temel gelişme ise ABD Merkez Bankası’nın ilan ettiği faiz artışı takvimine uymayarak parasal sıkılaştırmayı 2019’a sarkmasıyla gerçekleşebilir. Bu ise Türkiye’deki yapısal kriz Konjektürü’nün sürmesine ancak sorunların bir süre daha ertelenebilmesine neden olacaktır.

2019 yılının ülkemizde huzur getirmesi arzusuyla ülkeme ve ülkemin insanına ekonomik rahatlıklar getirmesini arz ediyorum. Umarım ki 2019’da her şeyi daha iyi gider insanımız ve ülkemiz ekonomik olarak rahatlar…
Yeni yılınız kutlu olsun…