Alman hükümetinin görevlendirdiği ombudsman Barbara John, Aşırı sağcı terör hücresi NSU’nun aydınlatılması çabalarının yetersiz kaldığını söyleyerek „İşin peşi bırakılmamalı“ dedi.

Aşırı sağcı NSU terör hücresini tümüyle aydınlatma çabalarında başarıya ulaşamadıklarını belirten John, „Geldiğimiz nokta tatmin edici değil ve bu yükü omuzlarımızda taşımaya devam edeceğiz“ dedi.

Arşiv Foto

2000-2007 yılları arasında 8’i Türk 10 kişiyi öldüren NSU’yu aydınlatma çabalarında, güvenlik bürokrasisinin yeterince işbirliği göstermemesini eleştirirken, „devletin bekasının korunması“ düşüncesiyle hareket edenler olduğuna dikkat çekti, „Önümüzde bir duvarla karşı karşıyayız“ ifadelerini kullandı. NSU cinayetlerinin, terör hücresinin olası bağlantılarının tümüyle aydınlatılması için çabaların sürmesi gerektiğini vurgulayan John, „Bu işin peşi bırakılmamalı“ şeklinde konuştu.

Alman hükümetinin, NSU skandalının ortaya çıkmasının ardından, terör hücresi tarafından öldürülenlerin ailerine ve diğer mağdurlara destek olmak amacıyla özel olarak görevlendirdiği ombudsman Barbara John’un DW Türkçe’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Ailelerle, mağdurlarla her bir araya gelişimizde, Merkel’in Federal Almanya Cumhuriyeti’nin cinayetleri, saldırıları aydınlatmak için gerekli her şeyi yapacağı yönündeki sözünü hatırlatıyorlar… Evet, bu ne yazık ki beklenen ölçüde gerçekleşmedi. Bu saldırılar ve cinayetler için bilgi verip, bunlara lojistik destek vermiş olanlar gün ışığına çıkartılamadı. Bunların aydınlatılamamasından duyulan bir memnuniyetsizlik var ve gayet tabii ki Başbakanlık bunu biliyor.

Bu cinayetlerle ilgili pek çok soru işareti aydınlatılamadı. Bunlara yanıt aranmaya devam edilecek. İngiltere’de biliyorsunuz Stephen Lawrence cinayetinden 20 yıl sonra zanlılar ortaya çıkartılabildi, belki NSU konusunda da çabalar sürdüğü takdirde benzer bir süreç yaşanabilir. Bu bir umut. Ben kendim bu konunun gündemden düşmemesi için gereken çabayı göstereceğim. Federal Meclis milletvekilleri bunun sözünü verdiler. Biliyorum, söz vermek kolay ama sözünü tutmak zor…

Federal Başsavcılık, deliller ve tanık ifadelerinden yola çıktıklarını, Münih’te yargılanmakta olan üç kişinin odakta olduğunu, bunların suçlarının kanıtlanmasına, davada bir sona gelinmesine odaklandıklarını ve başkaları hakkında somut delillere ulaşılamadığını söylüyor. Ben Federal Başsavcılığı yargılayamam, bir hakim değilim. Ancak şuna açıkça söylemeliyim: Hem benim hem ailelerin beklentisi, ortaya çıkan her yeni bilgi ışığında araştırmaya, soruşturmaya devam edilmesi. Çünkü baş zanlıların aşırı sağcı çevrelerle irtibatlı olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok.

Bu benim için açıklanabilir bir durum değil. En azından adaletin engellenmesi gerekçesiyle tek bir görevi ihmal, ihlal soruşturmasının açılmamış olması çok açıklanabilir değil. Görünen o ki onca zaman suçluları yanlış istikamette aramak, zanlıları ısrarla göçmen toplumunda içinde aramak, bu yanlış varsayımda ısrar etmek, kusurlu görünmüyor, soruşturma konusu oluşturacak bir durum oluşturmuyor. Benim buna aklım ermiyor… Bence bazı kamu görevlileri ve soruşturmalar mercek altına alınmalıydı. Bunun yapılmamış olması son derece üzüntü verici ve benim açımdan anlaşılır bir durum değil.

Benim çıkardığım sonuç şu: Siyaset, bürokrasinin elitlerini denetleyemedi, ya da denetlemek istemedi. Bu beni derin düşüncelere sevketti. Çünkü devlet, seçilmiş temsilciler yoluyla, en önemli kamu kurumları olan güvenlik kurumlarını, denetleyip, direktif veremiyor ve başarısızlıktan sorumlu tutup hesap soramıyorsa, bu söz konusu kurumların bağımsız olarak varlık gösterdiği anlamına gelir. Gayet tabii ki bu ilgili kurumların hep yanlış hareket ettiği anlamına gelmiyor. Ama yanlışlar kamuoyuna yansımazsa bu hatalar düzeltilemez, yapıcı bir yanlışlardan ders çıkarma kültürüne sahip olunmaz. Oysa özellikle güvenlik kurumları, taşıdıkları büyük önem itibariyle, bu kültüre ihtiyaç duyar. Hedefimiz sıfır hata olmalı. Tabii ki hepimiz hata yapabiliriz ama hedefimiz hata yapmamak olmalı ki yaptığımızda da bununla yüzleşip bir sonraki hatayı önleyebilelim…

Benim de olayları daha etkili bir şekilde aydınlatma girişimlerim oldu, meyve vermemiş olması gayet tabii ki bende hoşnutsuzluk yarattı. Bunu görüyor ve ailelerle de paylaşıyorum. Önümüzde bir tür duvarla karşı karşıyayız. Aslında bu yeni bir durum değil. Onca süre, 10 cinayetin işlenebilmiş, bombalı saldırıların yapılabilmiş ve soruşturmaların yürütülme tarzı bize zaten bir duvarın varlığını göstermişti. Bu duvarı kolayca yıkamayacağımızı, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Klaus-Dieter Frietsche’nin ‚Devlet sırlarının, devletin bekasını korumak için gizli kalması gerekiyorsa gizli kalmalıdır‘ sözleri göstermişti. Bu düşünce bazılarında mevcut. Geldiğimiz nokta tatmin edici değil ve bu yükü omuzlarımızda taşımaya devam edeceğiz…

Andreas Temme konusuyla ilgili soru işaretleri varlığını sürdürüyor. Tüm ortaya çıkanlar ışığında şu sonuca ulaşıyorsunuz: Halil Yozgat’ın vurulmasını görmüş olmalı. Gizlilik kararı ise Temme’nın yönettiği muhbir ile ilgili. Yani gizlilik kararıyla muhbir korunuyor. Bunu anlamak çok güç, muhbirlik sistemini sorgulayamamız da anlaşılamaz. Tüm muhbirlik sistemini sorgulamadan sadece bu olayla ilgili çaba gösterilmemiş olunmasını da aklım almıyor. Bu NSU ile ilgili aydınlatılamayan konulardan birini teşkil etmeyi sürdürüyor. Ama benim ombudsman olarak başbakanlara ‚bana bu dosyayı vermen gerekiyor‘ deme yetkim yok. Bu yetkiye sahip olmadığım için, dosyaya erişemiyorum.

DW: NSU hücresi etrafında, iç istihbarata bilgi veren en az 40 muhbir olduğu belirtiliyor. Güvenlik birimlerinin, bu cinayetler hakkında onca süre hiç bilgi sahibi olmamış olması mümkün mü?

Barbara John: Bu çok son derece uzak bir ihtimal.

NSU cinayetlerinde yürütülen soruşturmalar, ifade alma, sorgulama yöntem ve yaklaşımları, Türk toplumuna yönelik büyük önyargıların olduğunu zaten apaçık gözler önüne serdi. Bunu kurumsal ırkçılık olarak tanımlayabilirsiniz… Bunun anlamı, ilgili kurumlarda, profesyonel kriterlere göre değil, önyargılarla hareket edildiğidir. Bu kurumlarda, olaylara önyargılarla yaklaşılan bir düşünce yapısının mevcudiyetini ifade ediyor. Ama bu kavram, karşınızda kapıların daha da kapanmasına yol açıyor, bundan dolayı ben bu kavramı kullanmamayı yeğliyorum. Ayrıca unutmayın ki siyasiler böyle bir yaklaşımla, kendi güvenlikleri için bağımlı oldukları bu bürokrasi elitlerine hesap sormazlar… Pek çok ülkede benzer bir durum vardır. Önemli olan polisin içinde gerekli değişimin, profesyonelleşme ve önyargılardan arınmanın gerçekleşmesi.

Geldikleri ülkeden çok daha fazla güveniyorlardı Almanya’ya. Olması gereken de bu, çünkü bir ülkede yaşıyorsanız, tıpkı ailenizde olduğu gibi, güven duymaya ihtiyaç vardır. Bu temel güven sarsıldı. Tüm bunlara rağmen bizler ailelere, mağduriyetlerine son verebilmek için destek olmaya çalışıyoruz. Çünkü faillerin hedefi zaten, öldürdükleri kişilerin, onların yakınlarının bu toplumda aktif bir şekilde yaşamalarına son vermek. Buna izin verilmemeli. Hatta benim önerim mağdurlar için danışma merkezleri dışında, İspanya, Fransa, Hollanda ve Belçika’da çoktandır olan dayanışma gruplarının oluşturulması. Başbakanlık bu teklifimi biliyor. Bunun hem NSU mağdurlarının kendilerine hem de topluma katkısı olacaktır.

Destekçilerden oluşan bir ağ olduğu açık ama başka, serbestçe dolaşan katiller olduğunu düşünmüyorum. Dava sonuçlandıktan sonra da bu işin peşi bırakılmamalı. İngiltere örneğindeki gibi ‚Royal Commission‘ olarak adlandırılan bağımsız bir komisyon yoluyla konuların Almanya’daki meclis araştırma komisyonlarından çok daha etkin bir şekilde aydınlatılabileceği kanaatindeyim. Nihayetinde Almanya’daki meclis araştırma komisyonları milletvekillerinden oluşuyor, hükümetlerle bağı var. Bağımsız kurulacak komisyonlardan çok daha sonuç alınabileceği kanaatindeyim.