Savaş çok uzun yıllardır, yaşadığımız coğrafyanın değişmez bir parçası oldu. Savaş dediğimizde akla ilk gelenler; savaşan erkekler, patlayan bombalar, parçalanmış cesetler, çaresizce ağlayan kadınlar ve çocuklar… Yıkılan şehirler, kaybolan tarih ve insanlık…

Kadınlar savaş sırasında yada sonrasında acımasız işkencelere maruz kalıyor. Tecavüz, erkeğin savaş meydanında kazandığı zaferin bir göstergesi olarak ortaya çıkıyor. Savaşlarda tecavüz, toplumdaki geri namus anlayışıyla iç içe geçerek ‘düşmanın onuruyla oynamanın’ en önemli silahı haline geliyor. Vietnam, Bosna, Çeçenistan, İran, Irak, Suriye ve daha nice savaşlarda on binlerce kadın tecavüze maruz kaldı ve kalmaya da devam ediyor.

Savaşın kadın üzerindeki yıkımını ve saldırganlığı gözler önüne seren en taze örnekse Suriye’de yaşananlar. Topraklarından sökülüp atılan kadınlar soğuk sularda çocuklarını kaybederek ilerliyor. Kaçmayı başaranları ise mülteci kamplarında güvensiz koşullarda yaşam mücadelesi bekliyor. Bu kamplarda da şiddet farklı şekillerde kendini gösteriyor.
Savaşın kadınlarda onarılmaz yaralar açtığı kesin . Bu yaralar bazen ruhu acıtıyor, bazen bedeni ama çoğu zaman her ikisini de. Dünyanın neresinde olursa olsun savaşta kadının payına; şiddet, yoksulluk, göç, tecavüz, evlat acısı, fuhuşa zorlanmak ve yok edilmek düşüyor.

Bazen ölmek kalmaktan daha kolaydır kadın için. Gördüklerinle, yaşadığın acılarla ve sende bıraktıklarıyla yaşamaya mecbur olmak vardır bir de. Ölene, kalana, gidene, bedeninde ve ruhunda açılmış yaralara, bir sürü acıya yas tutarak yaşamak vardır.

Kadının savaş dışında gördüğü şiddet nasıl sıradanlaştırılıyorsa yaşamlarımızda, savaşta yaşadıkları da o derece görünmez kılınmaya çalışılır.
Her yönüyle hayatları mahveden savaşın, kadinlar ve çocuklar üzerindeki olumsuz etkisi tartışılmaz derecede büyüktür..
Sınırların artık çok da önemli olmadığı yeni dünyada savaş travmaları ile alt üst olmuş nesiller var. Göçmen ve mülteci olarak sürdürülen veya sürdürülmeye çalışılan yaşam, birçok sorunu beraberinde getirmektedir.
Göç, bu süreci yaşayan erkek, kadın, çocuk, yetişkin herkesi farklı bir noktada ve farklı bir boyutta etkilemektedir. Süreci yaşayan insanların sosyoekonomik durumları, kültürel özellikleri süreçten etkilenme düzeylerini etkilemektedir.
Bugüne değin kadın mülteci/göçmenin sorunlarına odaklanan, sorunları daha oluşmadan engellemeyi hedefleyen ciddi bir kurum veya herhangi bir faaliyetten söz etmek de mümkün görünmemektedir.
Zorunlu olarak değerlendirilebilecek temel sorunlardan dolayı ülkeyi terk eden kadınlar, göç/iltica sürecinde çeşitli saldırı, şiddet ve tehlikelere maruz kalmaktadır. Geçiş sürecinde ve yerleştirildikleri kamplarda tehdit ve istismar sorunuyla karşılaşan kadınlar, fuhuş ve zorla cinsel ilişkiye sokulmaktadır. Kadınlar; yurtlarının, evlerinin ve ailelerinin korumasından mahrum kalınca savunmasız duruma düşmekte; böyle olunca göç/iltica sürecinde daha çok istismara ve kötü muameleye maruz kalmaktadır.

Göçmenler için yiyecek ve barınma temin etmek sorunun en acil ancak en küçük parçasını çözebiliyor. Göçmen kadınların eğitime ve sağlık hizmetlerine ulaşmaları temin edilip, gerektiğinde güvenlik birimlerine başvurabileceklerinin de güvencesi sağlanmalıdir.
Öncelikle onları anlaya bilen bireylere ve pisigolojik desteğe ihtiyaçları var, daha sonra dil ve eğitim sorunlarını çözmek gerekmektedir. Çocukların yaşadığı travamalari daha kolay atlatabilmeleri için büyük ilgiye ihtiyaçları var.

Göçmenlerin yarısından fazlasinin ülkelerine; dönmeyeceğini göz önünde bulundurursak; onlari topluma kazandirmanin yollarini bulmaliyiz:
„Mültecinin birbirlerini daha iyi anlayacağı, kaynaşacağı bir ortam yaratmak için.“ Kadinlarin, gençlerin ve cocuk mültecilerin sosyal içerilmesi ve uyumları için sanat projesi kapsamında oluşumlara sıklıkla yerverilmelidir ki! (spor; müzik, resim..vs.) hayata tutunabilsinler.

Göçmenlere yönelik nefret söylemlerinden taviz vermek istemeyenler veya konunun kendilerini ilgilendirmediğini düşünenler bilmedirlerki o insanların hiç biri istiyerek sığınmacı olmadılar.
Hiç kimse yerini, yurdunu, malını, mülkünü bırakıp dilini, kültürünü bilmediği bir yerde yaşamak istemez. Biraz empati yapmak yerterli diye düşünüyorum.

Kısacası, insanların ülkelerinin yıkılmasına doğrudan veya dolaylı katkıda bulunulup göç akınında payı yokmuş gibi “biz sizi burada istemiyoruz, ülkenize dönün” demek ne insani ne de vicdani bir durum.

Sadece bu durum bile nasıl vahim bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyor. Mülteciler meselesini, ekonomik ve siyasi bir mesele olmaktan çıkartıp, ahlaki ve insani bir mesele haline getirmemiz gerekmiyor mu sizcede?