Tuncer Kurtiz, sinemamızın adeta canlı tarihi gibidir. Uzun yıllar önce başladığı sinema macerasında, sinema emekçiliğinin hemen hemen tüm sürecinden geçmiş, usta oluncaya dek, ustaların yanında bir sinema neferi gibi çalışmış, bugün ustaların ustası sayılabileceği bir düzeye geldiği halde tevazudan sapmamış, yaşamında da aynı alçak gönüllülüğü ve sadeliği sürdürüyor, Tuncel Kurtiz.

12 Eylül faşizminin ardından, yurtdışında yaşamak zorunda kalan Tuncel Kurtiz, büyük bir çaba ve başarıyla, Avrupa sinemalarında da boy gösterip, önemli roller oynayıp, oyunculuğunu kanıtlamıştır.

Tuncel Kurtiz, Ezel dizisinde racon kesen, şiirler okuyan, edebiyat parçalayan eski kabadayılardan ‚Ramiz‘ rolünde. Yılların oyuncusu olduğu halde, bu rolle öyle büyük bir patlama yapmış ve popüler olmuş durumda ki, „Alışık değilim böyle şeylere“ diyor.

-Ramiz Dayı olmaya nasıl karar verdiniz?

Ben Ramiz Dayı olmaya falan karar vermedim! (gülüyor) Bir rol teklif ettiler; Monte Kristo hikâyesinden yola çıkarak 22 sene hapis yatmış bir adam. Baktım, okudum, hikâye gayet güzel. Ben de kendi bilgilerimi anlattım…

Çizer: Erdoğan Karayel

– Siz hiç hapis yatmış mıydınız ki?

Ben yatmadım ama hapis yatan çok arkadaşım oldu. Yaşlı adamlarla tanıştım, içki sofralarında oturdum, o adamlarla beraber oldum, bunları da anlattım ekibe. Onlar da beni fazla yormayacaklarını söylediler, böylece Edremit’te yeni kurduğum güzelim evimden ayrılıp buraya geldim, bir otel odasına yerleştim karımla.

– Ramiz karakterinin bu kadar fenomen olması şaşırtıyor mu sizi?
Hayır! Fenomen olacağı, herkesin diline düşeceği aklıma bile gelmedi.
– Geçmişiniz, bunca yıllık emeğiniz, görmüş geçirmişliğiniz bir tarafa; şu anda Ramiz Dayı patlaması yaşanıyor. Ne düşünüyorsunuz?
Korkuyorum!

– Neden?
Çünkü alışık olmadığım bir şey! Adorno’nun bir lafı vardır; ‚yanlış hayat doğru yaşanmaz‘ der. Ben yüz binlere ya da milyonlara hitap eden bir adam olmayı hiç düşünmedim. Ben ‚az olsun bizim olsun‘ diyen bir adamım.

Çizer: Saadet Demir Yalçın ( Ocak 2016 )

– Sizin kuşağınızın özelliği mi bu?

Bu benim kendi özelliğim…

– Siz yurtdışında önemli fırsatlar yakalamış, önemli isimlerle yan yana olmayı başarmış birisiniz. Niye ‚az’la yetindiniz, ‚az’ı istediniz ki?

Anthony Quinn’le, Marlon Brando’yla karşılıklı oynayacağım işler çıktı karşıma, ikisi de olmadı. Benim için Hollywood oyuncusu olmak o kadar önemli değil ama Hollywood’da ya da herhangi bir yerde inandığım bir iş yapmak önemliydi. Anthony Quinn gibi bir oyuncuyla karşı karşıya zeybek oynayacaktım Zorba’da, olsaydı keşke ama star olmayı aklımdan geçirmedim.

– Sadece oynamak mı istediniz?

Sadece inandığım, sevdiğim işlerde olmak istedim. Kendi doğrularımı yaşamak istiyorum çünkü.

– Nedir sizin doğrularınız?

Önce yaşadığım toplum içindeki haksızlıkları, eşitsizlikleri, olmayan demokrasiyi anlatmak, ondan yana olmak… Çünkü sanatçı, çağının yansıtıcısıdır. Ama nasıl yansıtır? Mesele orada. Duvarıma yazdığım yazı şuydu: Aktaramadığım şey gereksizdir. Mutlaka aktarmak isterim. Onun için Yılmaz Güney’le çalışmak, Umut filmini yapmak bir zevkti.

– Dizideki Ramiz’in felsefesi ve bilgeliği size hiç de uzak değil…

Bence şöyle; her oyuncu mutlaka kendisinden bir şeyler aktarır ya da kendisi gibi olan bazı şeyler vardır oyununda. Yani bir role Marlon Brando neden seçilir? Marlon Brando oynasın diye! Kıyamet filminde Marlon Brando yerine Robert Redford ya da Al Pacino oynasa başka bir şey çıkacaktı…

– Siz ne kattınız bu role kendinizden peki?

Bilemem orasını… Sesim var, ben varım işte! Bu 75 yaşındaki adam, Kerem ve Pınar’ın yazdığı sözlere mümkün olduğu kadar can vermeye çalıştı. Ramiz Dayı’nın bir sene sonra unutulacağı zaten belli ama Umut kalacaktır, Sürü kalacaktır, daha bir sürü filmlerim, oyunlarım var, birileri onları seyredecektir. Benim şiir okumamdan bahsediyorlar mesela… Şeyh Bedrettin Destanı isimli şiir albümüm var, kimsenin haberi yok!


– Popüler olmak böyle bir şey işte!
Popüler kültüre tamam ama onun da seviyesi vardır. Benim gençliğimin popüler kültürüne bak; Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla, Hacı Arif Bey, Zeki Müren… Ama ben bundan acı duymuyorum çünkü Türkiye’de bu iş böyle.

Değiştiremiyoruz, ne yapalım!

Çizer: Erdoğan Karayel

– „Ramiz Dayı olmadan önce halk onu Ramiz Dayı olarak onaylamıştı zaten. Popüler kültür onu Ramiz Dayı yapınca bizden uzaklaşıyor“ eleştirileri var internette. Sizin popülerleşmenizi istemiyorlar…

Doğru söylüyorlar çünkü ben o değilim! Ben başka bir adamım, Ramiz Dayı’yla hiç ilgim yok. O yüzden korkuyorum, mümkün olduğu kadar röportaj vermemeye çalışıyorum. Yahu yolda yürürken ‚Dayı‘ diyorlar bana, dönüp bakmıyorum, yürüyüp geçiyorum. Ben dayı değilim ki!


– Sinirleniyor musunuz gerçeği ve rolü ayıramayanlara?
Tabii ki sinirlenirim! Benim adım Tuncel Kurtiz, ben bir aktörüm. Hacı’yı oynarken, Kayseri’de bir belediye reisi bana „Hacca gittiniz mi Tuncel Bey?“ dedi, „Gitmedim“ dedim. „Gitseniz daha iyi oynardınız“ dedi. Dedim ki, „Sizin belediye reisliğinizi yazsalar, ben mi

daha iyi oynarım, siz mi oynarsınız?“
– Dizideki replikler Kurtlar Vadisi’nin repliklerini bile solladı. Sizin en sevdiğiniz hangisi?
Oscar Wilde’ın Reading Goal Ballad’ını ben 1956 yılında yazmışım defterime. „Herkes öldürür sevdiğini…“ Koskoca, upuzun bir şiirdir. Özdemir Asaf çevirmiştir, onunla arkadaşlık yapmış olan biriyim, mutluluğumdur bunlar benim…


– 75 yaşında setler sizi yormuyor mu?
Ben dizilerde oynamak istemiyorum, sadece bu dizide çok mutluyum. Çok ağır iş. Dünyada çok önemli diziler var, diziyi küçümsemiyorum tabii. Peter Brook’un bir lafı vardır, dizide oynayan büyük oyuncular için der ki: „Tok aktör aç aktörden daha iyidir!“ Gayet basit. Bir de şu var; gerek Alacakaranlık’ta, gerek Hacı’da, gerekse Ezel’de bir sinema ve tiyatro zevki tadıyorum. Ama bu son dizim. Yapmak istediğim başka şeyler var.