Tanınmış karikaturist, gazetemizin grafikeri ve köşe yazarımız Saadet Demir Yalçın’ın Welt Heimat gazetesi için yaptığı röportaj.

Sanatçı: Şahin Bozkurt…

Grinin Tonlarından Yeşile Dönen Bir Doğada Filizlenen Sanat Aşkının Günümüze Yansımasıyla Anadolu’dan Duyarlı Bir Sanatçı: Şahin Bozkurt…
Şahin Bozkurt, Türkiye/Manisa’da Görsel Sanatlar Öğretmeni olarak yaşamanı sürdüren, yetenekli, üretken ve insana dair her konuda oldukça duyarlı bir sanatçı, eserlerinde de bu yönünü vurguluyor… Çocukluk dönemlerinde içinde yeşeren sanat aşkını ve yeteneğini günümüzde en üst seviyelere taşıyarak resim ve heykel çalışmalarıyla dünya çapında işlere imza atarken disiplinli ve prensipli olmayı sanatında bir düstur haline getirmiş. Eserlerini (Özellikle 3 m.lik Centaur heykelini) ve titiz çalışmalarını gördükten sonra sanatçımızın daha iyi yerlerde ve daha iyi imkanlara sahip olması gerektiğini düşünmeden edemedik ve dünya görüşüyle, çalışmalarıyla, sanat yaşamıyla Welt Heimat okurlarıyla tanıştırmak istedik…
Şahin Bey, bu kadar donanımlı ve yetenekli bir sanatçının kendini özetlemesi her ne kadar zor olsa da Welt Heimat okurları için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

– Okurlarınızı saygıyla selamlıyorum. Benim de meselem bu zaten; kendimi tanımak!.. 1977’nin kışında, Ağrı’da doğmuş ve henüz iki yaşındayken, babamın öğretmen oluşu, tayininin çıkmasıyla, Manisa’nın bir dağ köyünde kayalar arasında büyüyen bir çocuktum. Babam ve Annemin diktikleri zeytin fidanlarıyla büyürken, her tarafı grinin tonlarıyla kaplı olan o köy, gittikçe yeşile dönüyordu. O yüzden yeşili Ahmed Arif gibi severim. İlk ve ortaokulu bu ilde, liseyi ise İzmir Atatürk Lisesinde yatılı olarak okudum. Bilenler bilir, bizim lise öyle güzel sanatlara adam yetiştiren bir okul değildir. 1888’de kurulduğundan beri birçok devlet adamı, bürokrat, siyasetçi yetiştirmiştir. Bana sorarsanız; en güzel yetişen Attila İlhan’dır. O’nunla aynı lisenin farklı yıllarında da olsa mezun olmak beni çok mutlu eder. Ailem Türkiye gerçeklerine göre saygın olduğunu düşündüğü; tıp fakültesi, hukuk ya da siyasal bilimlerde eğitim almamı isterken, benim; güzel sanatlarda okuma isteğim cılız kalıyordu. İlk defa âsi oluyordum aileme ve evden kaçıp, yine evime en yakın üniversitenin sınavlarına girmek için Denizli’ye, Pamukkale Üniversitesine gitmiştim. Sınav kaydından sonra beş parasız kalışım geliyor aklıma… Sanırım verdiğim mücadele takdire şayandır. Kazandım, hem de derece yapmıştım, fakat; sorun büyüktü!.. Memleketimdeki sanatsızlık kadar büyüktü. Hâlâ beş parasız ve evsizdim… Ülkemizde “Sanat karın doyurmaz” diye, bir söz vardır. Oysa sanatçılar ruhlarını doyurmak derdindedirler. Elimden gelen resim çizmekti ve tüm gâyem de buydu. İlk kez resimlerimi satmak zorunda kalışım, birkaç bardak çay ve simit içindi. Okuyucuları daha fazla geçmişimle sıkmadan, özetle; fakülte bitti. Bir işim olmalıydı ve mevcut şartlarım gereği, öğretmenlik yapmaktan başka şansım yoktu. Hâlen Millî Eğitim Bakanlığına bağlı bir okulda, Görsel Sanatlar öğretmenliği yapmaktayım. Evli ve iki çocuk babasıyım. Kızım Gönül’ün müzikteki yeteneği beni heyecanlandırıyor, şimdiden ileride iyi bir keman sanatçısı olacağını hissediyorum. Oğlum Eren, henüz yedi yaşında olmasına rağmen çok güçlü çizgilere sahip. “Sanat ve bilim takdir edilmediği yerden çekip gider” demiştir, İbn-i Sina. Heyecanla açtığım ilk sergimden sonra bir daha sergi açmamam gerektiğini anlamış bulundum. Taşrada bulunmak ve “nü” resimler çizmek, içine tükürülmek istenen heykellerden daha da kötü! Toplum sizi sapık ilan edebiliyor. Bunu sâdece cahil kesimler için söylemiyorum, topluma birey yetiştirmek için görev yapan eğitimcileri de katarak söylüyorum. Muhtemelen bu sebeple protest bir anlayışa büründüm ve sanatı; ne toplum için, ne de sanat için görmüyorum. Bencilce bulacaksınız ama dürüst olmalıyım, “sanat benim içindir” düşüncesindeyim. Karşılaştığım tepkiler beni gittikçe yalnızlaştırdı ve çalışmalarımı sergilemeyi, ülkemin belli bir zümresine ait sanat palyaçoluğuna soyunmuş entelektüalizmini reddediyorum. Medyada bulunuşluk da bu yüzden hiç anlam teşkil etmedi benim için. Bence; “İnsan olma” yolunda geçirdiğimiz evrimimizde, sanat ilk sıradadır.
“Sanat benim içindir” dediniz. Aslında bu iddialı ve sizin deyiminizle bencilce görünse de gerekçelerinize bakıldığında doğru bir tespitte bulunuyorsunuz. Bu bağlamda bugüne kadar hangi sanatsal çalışmalarınız oldu. Eserlerinizde özellikle ele aldığınız ana temalar var mı? Esin kaynaklarınız, etkilendiğiniz sanatçılar hakkında da kısaca bilgi alalım sizden…

– Çalışmalarımda sadece insan figürlerine yer verdim. Bir çalışmanın sanat eseri niteliği taşıması için; öncelikle kişisel, ulusal ve evrensel olması gerektiğine inanıyorum. Hepimizin bildiği, sanata iz bırakmış birçok sanatçıyı titizlikle ve hayranlıkla inceledim. Heykel sanatına düşkünlüğümden olsa gerek, beni en çok etkileyen sanatçı Michelangelo’dur.

Sanatın öncelikle kişisel, ulusal ve evrensel olması gerektiğine inanan bir sanatçı olarak Türkiye’de sanata ve sanatçıya verilen değer üzerine görüşlerinizi alabilir miyiz? Siz sanatınızla ilgili alanlarda ne gibi sorunlarla veya yaptırımlarla karşılaştınız?

– Türkiye’de sanat dediniz… Şu an karşımda nasıl derin bir ah çektiğime tanıklık ediyorsunuz. Bu sorunuzu en güzel yanıtlayan Hasan Hüseyin Korkmazgil’in o muhteşem dizeleridir.

Ama mümkün değil işte
Bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede
sanatı zincire vuranlara
merâm anlatmak…

Elbette her şeye rağmen, mücadelesini vermeliyiz. Güzel çocuklar doğacaklar, güzele bulanarak büyümeliler… Sanatçı sesini duyurmak için çırpınmamalıdır, bilakis onu duymak için toplumun o sese kulak vermesi gerektiğine inanıyorum. Ülkeler sanat eserlerini korumak adına çalışmalar yürütürler, bu elbette güzel ama daha güzeli sanatçılarının korunmasıdır. “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur” demiştir Mustafa Kemal Atatürk. Ülke ve toplum olarak sanata ve sanatçıya sahip çıkmadığımız sürece vereceğimiz daha çok mücadele olacaktır…
Sergi açmaya karşı olduğunuzu dile getirdiniz. Bunun nedenleri nelerdir? Bir sanatçı eserlerini nasıl sunmalı topluma? Nasıl sesini duyurmalı? Sanatını icra ederken maddi değerlere ne kadar önem vermeli? Bu bağlamda sergileri önemli bulmuyor musunuz?

– Sanatçılar, kendilerini genellikle maddi olguların dışında hissetseler de bazı sanat alanlarının icrasında, ekonomi önem taşıyabiliyor. Örneklemem gerekirse, yaptığım birçok heykel, dökümünü yaptırmak için ekonomim müsaade etmediğinden, zamanla yok olmaya mahkûm oldular. Ülkemizde ciddi dökümhaneler maalesef yok denecek kadar az ve döküm maliyetleri ciddi rakamlar teşkil edebiliyor.

Sizin en önemli eseriniz olan Centaur (Sentor – Yunan Mitolojisi’nde yarı insan ve yarı at bedenli düşsel varlık) heykeline gelecek olursak… Yapmış olduğunuz heykel; kaidesiz olarak 3 (üç) metre yüksekliğinde, şaha kalkmış, erkek bir Centaur ve bu formda dünyada bir eşi daha yok. Centaur heykelinin yapılış amacını, aşamalarını, hangi koşullarda çalıştığınızı anlatır mısınız? 3 metrelik bu formda detaylı bir heykel çalışmak oldukça zor bir süreci getirmiş olmalı…

– Bilindiği üzere, dünyada ilk kez atları evcilleştiren ve onları yaşamlarının her safhasına koyan Türklerdir. Bu sebeple, tarihçiler Türkler için; “At’a yapışık millet” tabirini kullanmışlardır. Sizin de belirttiğiniz gibi Centaur’lar (Sentor) yarı insan, yarı at bedenine sahip, mitolojik bir figürdür ve sanat tarihçilerince Türkler olarak nitelendirilirler. İçerdiği muhtevaya kısaca değinecek olursak, Centaur’lar; bilgeliği, asaleti, savaşçı ruhu ve aşkı temsil ederler. Heykel sanatının icrasında genellikle, modle yöntemi ve yontu tekniği kullanılır. Heykeltıraşlar özellikle kil topraktan elde ettikleri çamuru, modle yöntemiyle heykellere dönüştürüp, kalıplarını alarak, dökümlerini gerçekleştirirler. Centaur’u yapmaya karar verişim, bize dair bir konu olması ve dünyada çok fazla yer bulmayışıydı. Hatta araştırdığım kadarıyla, şahlanmış olarak, başka bir Centaur heykeli daha yok. Mesai ve ailevi sorumluluklarımın yanı sıra bir atölyemin olmayışı da ciddi bir sıkıntıydı. Yaşadığım şehrin epeyce dışında, izbe bir yeri kiralayabildim ve orayı atölyeye dönüştürdüm. Ulaşımı yaya olarak yaptığım için biraz sıkıntılı olsa da güzel bir heyecanla doluydum. Kocaman bir blok hazırladım alçıdan, ara sıra atölyeye gidip karşısında oturup, saatlerce sadece izledim. Yaptığım heykelin bir tane eskizi ya da ön çalışması yoktur. O büyük dehânın, Michelangelo’nun dediği gibi; sadece fazlalıklarını yonttum. Tabi çalışma büyük ebatlarda olduğu için, son derece dikkat ve büyük bir çaba gerektiriyor. Şahlanmış bir gövdenin, denge açısından doğru ve gerçeğe uygunluğu, heykeli oluşturan figürün duruşundaki kompozisyon son derece önemli. Uzun bir sürecin ardından, heykel bitip, döküm aşamasına gelmiştir.
Centaur heykelinizin dünya çapında ses getirmesi ve hak ettiği değeri görmesi açısından ne gibi girişimlerde bulundunuz? Ülkemiz bu konuda kendi sanatçısına ne kadar sahip çıkabildi?

– Çalışmamın, her sanatçının arzu ettiği gibi; kıymetinin bilineceği bir yerde olmasını istedim. Medyadan bildiğim kadarıyla sanata düşkün liderlere ulaşmaya çalıştım, girişimlerde bulundum. Fakat; liderlere ulaşmak kolay olmuyormuş. Günümüzde kullanılan iletişim yollarını denedikten sonra kendilerine ulaşamayınca, bu konuda bana yardımcı olmaları için Kültür ve Turizm Bakanlığımızla iletişime geçtiğimde; şahsi bir konu için, resmi bir kurumun irtibat kurmasının etik olmayacağı söylendi. Centaur çalışmamın bu süreçte Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani’nin dikkatini çekmesini tercih ederim. Kısacası; ülkemde, sanatla gayrimeşru bir ilişki içerisinde delirmekten öte yol yok…

Son olarak Welt Heimat gazetemiz aracılığı ile sanata ve sanatçıya önem veren kesimlere bir mesajınız olacak mı, neler söylemek istersiniz?

– İnsan seviciler; mücadelesi kalmamış acıları, hep sonradan dillendiriyor! Entellektüller, hümanistler hatta ilerici devletler… Çığlıkları duymak istemiyor kimse! İnsanın insana çarpa çarpa kanayan yaralarından besleniyorlar korkakça! Bana sorarsanız, Tanrısal düzenin protokolünde; sonsuzluğun sahipleri, sanatçılar, âşıklar ve annelerdir… Her insan bu özel olgulardan birini mutlaka gerçekleştirebilir. Ve dünya böylesi hiçbir insandan zarar görmemiştir. Saygılarımla…

Röportaj ve sorularımıza verdiğiniz içten cevaplarınız için teşekkür ederiz Şahin Bey… Çalışmalarınızın devamı ve hak ettiği mecralarda, hak ettiği değeri görebilmesi ve dünyanın hiçbir insandan zarar görmemesi dileğiyle yolunuz açık olsun…