Bu yıl İstanbul Film Festivali’nin ödül kategorisinde görülmeyen ama beğeniyle izlenilen Zer, 1938 Dersim isyanının uzaktan izini sürüyor. Zer aslında sinemada izlediğimiz, tanıklık ettiğimiz bazı yerli hikayelerin bütünü gibi.

Gayet modern bir sinema diliyle New York’ta açılış yapan film bizim topraklara girince yerel karakterlerin önderliğinde bir arayış ve yol hikayesine dönüşüyor. Ben arayış hikayelerini sevdiğimden midir nedir, filmin yolunu keyifle takip ettim. Film unutturulan bir dil, bir kimlik üzerinden yanık bir türkü tutturduğu için duygusal olarak izleyeni etkisi altına almayı başarıyor.

Babanne Zarife tedavi olmak için geldiği New York’ta hastane odasında torunu Jan için Kürtçe bir türkü mırıldanınca ve devamını getiremeden hayatını kaybedince müzik öğrencisi Jan bu parçanın peşine düşer. Tabii New York’ta babannesinden ve Türkiye’den bihaber yaşayan bir gencin bir parçanın peşinden gidişini tam hallice ve samimice resmedemiyor film.

Ama Jan olayların içine çekildikçe ve babannesinin rüya diye anlattığı şeylerin kendi hayatı olduğunu anladıkça filmin dokusu da samimileşiyor. Babanne ve torun arasında birden filizlenen ve onları bir sırrın içine iten detayı Yeşim Ustaoğlu’nun filmindeki nine ve torun ilişkisine benzettim. Bazen en uzakta hissedilenin en derin duygulara erişebileceğinin güzel bir anlatısı bu bana göre. Onun dışında Zer’i yermek için değil ama film Özcan Alper imzalı Gelecek Uzun Sürer ve Erol Mintaş imzalı Annemin Şarkısı’yla da benzerlik içeriyor. Bu anlamda orjinal bir konuya el atmıyor ama konusunu iyi bir şekilde işliyor. Bu da filmi yitip giden seslerin ve kimliklerin dünyasında yeni bir yola sokmuş oluyor.

Dersim isyanı da tarihin sayfaları arasına sıkışıp kalmış acılı kimlik, ölüm ve sürgün hikayelerinden. Öz bunu yaşlı bir kadının hatıraları arasına yarım kalmış bir şarkı tadında sıkıştırıyor. O şarkının peşine düşen Jan acılı bir tarihin izinde babannesinin duygularına ulaşacak hale geliyor. Tabii kimliğine ve kendi özüne dair birçok bilgi de nar tanesi gibi ortaya saçılıyor. Bazı tanıklıklar belgesel tadında, bazı algılamalar masalsı ve gerçeküstü.

Bu babannenin yarım kalan hayatına adım atan, sevgilisinden ayrıldıktan sonra yalnız kalan ve hayatına bir anlam arayan Jan’ın öyküsü. Annesini New Yorklu hekimlere emanet eden, annesi ve geçmişiyle arasına koca bir çizgi çeken babanın durumuna da eleştiri getiriyor film. Jan’ın sevgilisinden ayrılma hikayesinin filmde çok anlamı yok ama üzerinde fazla durulmamış bir detay olarak kalıyor kıyıda köşede. Jan’ın bir Kürt kızıyla bakışmasının hayata geçmeyen utangaçlığı da bu arada derede kalmanın haline işaret ediyor gibi. Tüm bu detaylar filmin yoluna su taşıyor.

Filme adını veren halk türküsü Zer aşıkların kavuşamama hikayesi. Bu kavuşamama halini yaşamın içindeki ayrılıklara, kimliklere, saklı ve gizli kalmak zorunda kalmış yaşamlara bağlıyor Öz. Filmin politik bir yanı var ama daha çok yaşama, insan kalmaya yaslanıyor ve bu da hikayeyi daha hissedilir kılıyor.

Festivalde ödüllendirilmediği için şaşırdığım filmle birlikte Öz’ün daha yetkin bir sinema diline geçiş yaptığını düşünüyorum. Konunun benzerlerinin olması, coğrafyanın tekrarlı ruh hallerine yoğrulabilir. Stuttgart’lılar sinema salonunun koltuklarını doldurarak benzer  filimlere olan özlemlerini ortaya koydu…