Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci-Yazar

Ceuta’da yaşananlar, yalnızca düzensiz göçle açıklanabilecek sıradan bir sınır olayı değildir. Kısa süre içerisinde on binlerce insanın Avrupa Birliği toprağı olan Ceuta’ya yönelmesi, güvenlikten diplomasiye, uluslararası hukuktan jeopolitiğe kadar uzanan çok katmanlı bir gelişmedir. Günümüz dünyasında göç, sadece insani bir trajedi değil, devletlerin dış politika hesaplarında başvurdukları en etkili baskı araçlarından biri hâline gelmiştir. Hibrit savaşların konuşulduğu XXI. yüzyılda nüfus hareketleri artık tanklar kadar stratejik sonuçlar doğurabilmektedir.

Uluslararası ilişkiler tarihi, büyük güçlerin yalnızca askerî kuvvetleriyle mücadele etmediğini göstermektedir. Enerji arzı, ticaret yolları, finans sistemi, ekonomik yaptırımlar, diplomatik baskılar ve kitlesel göç hareketleri de küresel rekabetin vazgeçilmez araçlarıdır. Ceuta krizi de bu çerçevede okunmalıdır. Çünkü kısa sürede yaklaşık 50 ila 60 bin kişinin aynı sınır noktasına yönelmesi, sadece bireysel göç motivasyonlarıyla açıklanabilecek bir tablo değildir. Böyle bir hareketliliğin ortaya çıkabilmesi için sınır yönetiminde ciddi bir gevşeme, fiilî tolerans veya kontrol zafiyeti bulunması gerekir. Nitekim uluslararası gözlemciler ve bölgeyi yakından takip eden uzmanlar da Fas güvenlik güçlerinin olağan sınır tedbirlerini aynı yoğunlukta uygulamadığı yönünde değerlendirmelerde bulunmuştur.

Peki neden tam da bu dönemde? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. İspanya’da düzensiz göçmenlerin geri gönderilmesine ilişkin hukuki tartışmaların oluşturduğu çekim etkisi bunlardan biridir. Fas’ın Ceuta ve Melilla üzerindeki tarihî egemenlik iddiaları nedeniyle Madrid yönetimi üzerinde siyasi baskı kurma isteği ikinci önemli faktördür. Üçüncü unsur ise Avrupa Birliği’nin ortak göç politikasındaki yapısal kırılganlıktır. Ceuta krizi, Schengen sisteminin ve Avrupa’nın ortak sınır güvenliği anlayışının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Ancak olayın daha geniş bir jeopolitik boyutu da bulunmaktadır. Son yıllarda İspanya, dış politikada dikkat çekici ölçüde bağımsız bir çizgi izlemektedir. Gazze’de yaşanan insani felaket karşısında İsrail’e yönelik en sert eleştirileri dile getiren Avrupa ülkeleri arasında yer almış, Filistin devletinin tanınması yönünde tarihi kararlar almıştır. Aynı zamanda ABD’nin İran’a yönelik askerî operasyonları konusunda da kendi topraklarının kullanılmasına izin vermeyerek Washington’un bölgesel stratejisine mesafeli bir tutum sergilemiştir. Uluslararası siyasette büyük güçlerin, kendi politikalarına mesafeli duran müttefiklerini yalnızca diplomatik açıklamalarla değil, farklı baskı mekanizmalarıyla da etkileyebildiği bilinen bir gerçektir. Ekonomik araçlar, uluslararası kuruluşlar, medya, finans ve düzensiz göç hareketleri, günümüz hibrit rekabetinin önemli enstrümanları hâline gelmiştir. Bu nedenle Ceuta’da yaşananları yalnızca tesadüf olarak değerlendirmek, uluslararası siyasetin güç ilişkilerini eksik okumak olacaktır.

Krizin güvenlik boyutu da göz ardı edilmemelidir. Kitlesel geçişler sırasında yaşanan yağma, hırsızlık ve kamu düzenini bozan olaylar uluslararası basına da yansımıştır. Elbette suç bireyseldir ve hiçbir toplum, birkaç kişinin işlediği suç üzerinden bütünüyle suçlanamaz. Ancak kontrolsüz kitlesel göçün kamu güvenliği açısından ciddi riskler oluşturduğu da inkâr edilemez. Devletlerin temel görevi yalnızca insan haklarını korumak değil, aynı zamanda vatandaşlarının güvenliğini ve kamu düzenini sağlamaktır.

Bugün Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu temel mesele, insan hakları ile devlet egemenliği arasındaki hassas dengedir. Bir tarafta sığınma hakkı, diğer tarafta sınır güvenliği bulunmaktadır. Bu denge her geçen gün daha zor yönetilir hâle gelmektedir. Ceuta artık sadece İspanya’nın Afrika kıyısındaki küçük bir toprağı değildir; Avrupa’nın dış sınırı, Akdeniz jeopolitiğinin düğüm noktası ve küresel güç rekabetinin görünür cephelerinden biridir. Göç artık yalnızca insanların yer değiştirmesi değildir; göç aynı zamanda güçtür, baskıdır, pazarlıktır ve gerektiğinde devletlerin başvurduğu stratejik bir araçtır. Ceuta krizi de XXI. yüzyılda jeopolitiğin yalnızca haritalar üzerinde değil, insan hareketleri üzerinden de şekillendiğini bütün açıklığıyla göstermektedir.