Herkes konuşuyor. İsrail haritayı değiştiriyor.
Dr.Şevket Dalbot Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci, Gazeteci ve Yazar
Bir dakika. Bütün sloganları susturalım. Bütün nutukları bir kenara bırakalım. Televizyonları kapatalım, sosyal medyanın gürültüsünü azaltalım ve yalnızca haritaya bakalım. Çünkü bazen gerçeği en iyi harita anlatır.
İsrail’e bakın. İsrail yalnızca savaşmıyor. İsrail toprak kazanıyor. İsrail yalnızca saldırmıyor. Fiilî sınırlar yaratıyor. İsrail yalnızca rakiplerini vurmuyor. Rakiplerinin zayıfladığı her yerde kendisine yeni güvenlik alanları açıyor, askerî gerçeklikler yaratıyor ve bunları zaman içerisinde kalıcı siyasi gerçekliklere dönüştürmeye çalışıyor.
Filistin’de yerleşimler genişliyor. Batı Şeria’da İsrail kontrolü derinleşiyor. Gazze’nin geleceği yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Lübnan’da askerî varlık ve güvenlik kuşakları tartışılıyor. Suriye’de yeni askerî gerçeklikler ortaya çıkıyor. Bütün bunlar olurken dünya ne yapıyor?
Konuşuyor.
Birleşmiş Milletler konuşuyor. Avrupa konuşuyor. Arap devletleri konuşuyor. Müslüman ülkeler konuşuyor. İran konuşuyor. Türkiye konuşuyor. Amerika konuşuyor. Basın konuşuyor. Sosyal medya konuşuyor.
Herkes konuşuyor.
İsrail ise hareket ediyor.
İşte görmemiz gereken büyük çelişki tam burada başlıyor. Çünkü siyaset, söylenen sözlerle değil, ortaya çıkan sonuçlarla ölçülür. Bir devlet kınanıyor ama ilerliyorsa, protesto ediliyor ama hedeflerinden vazgeçmiyorsa, hakkında kararlar alınıyor ama sahadaki davranışı değişmiyorsa, artık sloganları değil güç ilişkilerini incelemek gerekir.
Belki de İsrail’in bugün sahip olduğu en büyük avantaj, kendisine karşı çıkanların çokluğu değil; bu karşı çıkışların büyük bölümünün stratejik bir güce dönüşememesidir.
İSRAİL’İ LANETLEYEN DÜNYA, İSRAİL’İ DURDURAMIYOR
“Katil İsrail!”
“İşgalci İsrail!”
“Siyonist çete!”
“Büyük Şeytan!”
“İsrail ayağını denk al!”
Bu sözler milyonlarca kez söylendi. Meydanlarda söylendi, parlamentolarda söylendi, televizyonlarda söylendi, sosyal medyada milyonlarca kez tekrarlandı. Peki İsrail durdu mu?
Hayır.
Tam tersine, birçok cephede daha ileri gitti.
İşte burada rahatsız edici soruyu sormak zorundayız: İsrail karşıtı söylem gerçekten İsrail’i zayıflatıyor mu?
Yoksa bu söylem, halkların öfkesini boşaltan fakat devletlerin gerçek politikalarını değiştirmeyen devasa bir siyasal emniyet supabı işlevi mi görüyor?
Öfke boşalıyor, ama İsrail güç kazanıyor. Sokak bağırıyor, diplomat kınıyor, hükümet açıklama yapıyor, televizyonlar tartışıyor, gazeteler manşet atıyor. Sonra gün bitiyor.
Ertesi sabah İsrail yine bildiğini yapıyor.
İşte asıl skandal budur.
Çünkü kınama ile caydırıcılık aynı şey değildir. Protesto ile güç aynı şey değildir. Öfke ile siyasal irade aynı şey değildir. Bir halkın milyonlarca insanının İsrail’e karşı olması, tek başına İsrail devletinin davranışını değiştirmeye yetmiyor.
Demek ki başka bir şey var.
Demek ki devletlerin gerçek çıkarları, halkların öfkesinden daha güçlü.
Demek ki uluslararası sistemin gerçek mekanizmaları, televizyon ekranlarında gördüğümüz kınamalardan çok daha başka bir yerde çalışıyor.
Ve işte tam burada ikinci, daha ürkütücü soruya geliyoruz.
İSRAİL KARŞITLARINA NE OLUYOR?
Dünya neden itiraz edenleri susturuyor?
Belki de asıl paradoks İsrail’in ne yaptığı değil, İsrail’e itiraz edenlere dünyanın ne yaptığıdır.
İsrail’in işgal ve savaş politikalarını protesto edenler, Filistin’le dayanışma gösterenler, boykot çağrısı yapanlar veya hükümetlerinin İsrail politikasını eleştirenler birçok ülkede giderek daha ağır siyasal, hukuki ve kurumsal baskılarla karşılaşabiliyor.
Kimi yerde gösteriler yasaklanıyor. Kimi yerde protestocular gözaltına alınıyor. Kimi yerde öğrenciler ve akademisyenler soruşturmalarla karşı karşıya kalıyor. Kimi yerde aktivistler kriminalize ediliyor. Kimi yerde siyasal muhalefetin sesi medya baskısıyla kısılıyor. Kimi yerde insanlar daha sokağa çıkmadan korkutuluyor.
Bazen copla susturuluyorlar.
Bazen yasayla.
Bazen mahkeme salonlarıyla.
Bazen medya linciyle.
Bazen işlerinden edilerek.
Bazen de yalnızca “sus” denilerek.
Burada çok önemli bir ayrım var: Bir sisteme itiraz etme hakkının kâğıt üzerinde bulunması başka şeydir; o itirazın iktidarın çıkarlarını gerçekten tehdit edecek bir siyasal güce dönüşebilmesi başka şey.
Modern sistemler muhalefeti her zaman yasaklayarak yönetmez. Daha incelikli yöntemler de vardır.
Muhalefeti etkisizleştirmek.
Öfkeyi yönetmek.
Protestoyu kontrol altında tutmak.
Slogana izin verip örgütlenmeye sınır koymak.
İnsanlara bağırma özgürlüğü verip değiştirme gücü vermemek.
İşte çağımızın en sofistike siyasal mekanizmalarından biri budur.
BİR DÜNYA DÜŞÜNÜN…
Bir dünya düşünün.
İsrail’i protesto ediyorsunuz; bir devlet sizi susturuyor.
Boykot çağrısı yapıyorsunuz; başka bir yerde hakkınızda soruşturma açılıyor.
Filistin için yürüyorsunuz; gösteriniz yasaklanıyor.
Üniversitede İsrail’in politikalarını eleştiriyorsunuz; akademik baskıyla karşılaşıyorsunuz.
Hükümetinizin İsrail politikasını eleştiriyorsunuz; bir anda niyetiniz sorgulanıyor, kimliğiniz tartışmaya açılıyor, söylediklerinizin kendisi değil, size yapıştırılan etiket konuşuluyor.
Sonra size dönüp şöyle deniliyor:
“Ama ifade özgürlüğü var.”
Elbette ifade özgürlüğü vardır. Fakat siyasal özgürlüğün gerçek ölçüsü yalnızca konuşabilmek değildir.
Konuştuğunuzda ne olduğudur.
Eleştiriniz iktidarın hoşuna gitmediğinde hâlâ özgür müsünüz?
Protestonuz ekonomik çıkarları tehdit ettiğinde hâlâ özgür müsünüz?
Örgütlenmeniz dış politikayı değiştirecek bir güce ulaştığında hâlâ özgür müsünüz?
İşte gerçek soru budur.
Çünkü sistem bazen size konuşma hakkı verir; ama konuşmanızın sonuç üretmesini engeller.
Bu, açık sansürden çok daha sofistike bir yöntemdir.
VE ORTAYA TARİHİN EN BÜYÜK ÇELİŞKİLERİNDEN BİRİ ÇIKIYOR
Dünyanın önemli bir bölümünde hükümetler İsrail’in politikalarına doğrudan veya dolaylı biçimde destek vermeyi sürdürüyor. Kimi bunu açıkça yapıyor, kimi diplomatik ilişkilerle, kimi ekonomik bağlarla, kimi askerî ve teknolojik işbirliğiyle, kimi ise İsrail’e gerçek bir maliyet yaratabilecek adımlardan kaçınarak.
Buna karşılık dünya halklarının önemli bir bölümü Filistin’de yaşananlara tepki gösteriyor.
İşte burada korkunç bir siyasal makas açılıyor:
Halk başka yere bakıyor. Devlet başka yere.
Halk vicdanına göre konuşuyor.
Devlet çıkarına göre hareket ediyor.
Halk “yeter” diyor.
Devlet “denge” diyor.
Halk “işgali durdurun” diyor.
Devlet “stratejik ortaklık” diyor.
Halk “çocuklar ölüyor” diyor.
Devlet “ulusal güvenlik” diyor.
Ve sonunda halkın öfkesi büyüyor; fakat İsrail’in hareket alanı da büyüyor.
Bu nasıl mümkün olabilir?
İşte yazının asıl sorusu budur.
SANKİ DÜNYANIN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ İSRAİL’İN ÖNÜNÜ AÇIYOR
Artık şu ihtimali tartışmaktan korkmamak gerekiyor:
Sanki dünyanın büyük bir bölümü, açık veya örtülü biçimde, İsrail’in bölgesel hedeflerini gerçekleştirebileceği bir ortamın oluşmasına hizmet ediyor.
Kimisi bunu bilinçli yapıyor.
Kimisi kendi çıkarı için.
Kimisi İran korkusuyla.
Kimisi Amerika’yla ilişkilerini korumak için.
Kimisi ekonomik çıkarları nedeniyle.
Kimisi güvenlik hesabıyla.
Kimisi ise yalnızca sessiz kalarak.
Niyetler farklı olabilir.
Ama sonuçlara baktığımızda ortaya çıkan tablo daha önemlidir.
İsrail’in önündeki engeller azalıyor.
İsrail’in hareket alanı genişliyor.
İsrail’in askerî üstünlüğü pekişiyor.
İsrail’in diplomatik yalnızlığı beklenenden daha sınırlı kalıyor.
Sahadaki kazanımlar yeni gerçekliklere dönüşüyor.
Ve dünya yine konuşuyor.
İşte tarih bazen böyle yazılır.
Yalnızca bombalarla değil.
Sessizliklerle de.
Yalnızca saldırılarla değil.
Saldırıyı durdurabilecek güce sahip olup durdurmamakla da.
TARİHİN KARA LEKESİ
Geleceğin tarihçileri bugünlere baktığında yalnızca savaşları değil, savaşlar karşısındaki küresel çaresizliği ve siyasal ikiyüzlülüğü de sorgulayacak.
“Dünyanın haberi yok muydu?” diye soracaklar.
Vardı.
“Görüntüleri görmediler mi?”
Gördüler.
“Çocukların öldüğünü bilmiyorlar mıydı?”
Biliyorlardı.
“Uluslararası hukuk yok muydu?”
Vardı.
“Birleşmiş Milletler yok muydu?”
Vardı.
“Devletler konuşmadı mı?”
Konuştu.
Peki neden durmadı?
Çünkü konuşmakla durdurmak aynı şey değildir.
Kınamakla bedel ödetmek aynı şey değildir.
Diplomasi yapmakla adalet sağlamak aynı şey değildir.
Bir halkın acısını tanımakla o acıyı sona erdirecek siyaseti üretmek aynı şey değildir.
İşte tarihin kara lekesi tam burada oluşuyor:
Herkes gördü. Herkes konuştu. Ama yeterince kişi harekete geçmedi.
Ve bundan daha ağır bir soru vardır:
Bazıları yalnızca harekete geçmedi mi, yoksa İsrail’in hareket alanını genişleten düzenin parçası mı oldu?
İşte bu soruyu sormak zorundayız.
Çünkü tarih yalnızca saldırganları değil, saldırganlığın hangi koşullarda mümkün olduğunu da yazar.
İSRAİL’İN EN BÜYÜK ZAFERİ
Belki de İsrail’in en büyük başarısı savaş meydanında değildir.
Belki asıl başarısı, dünyanın öfkesini kendi stratejik kazanımlarına engel olmayacak kadar etkisiz bırakabilmesidir.
Ne korkunç bir başarıdır bu!
Milyonlarca insan İsrail’e karşı olabilir. Fakat bu milyonların öfkesi devlet politikalarını değiştiremiyorsa, ekonomik maliyet yaratamıyorsa, diplomatik dengeleri değiştiremiyorsa, savaşın seyrini etkileyemiyorsa…
O öfke siyasal güç değildir.
Yalnızca öfkedir.
Ve sistemler bazen öfkeyi bastırmaz.
Öfkeyi yönetir.
Ona meydan verir.
Ekran verir.
Hashtag verir.
Mikrofon verir.
Sonra ertesi gün hayat kaldığı yerden devam eder.
İnsanlar bağırır.
Sistem çalışmaya devam eder.
İsrail ilerler.
İşte modern siyasal düzenin en acı ironilerinden biri budur:
İnsanlara bağırma özgürlüğü verip değiştirme gücü vermemek.
İSRAİL’İN ASIL BAŞARISI SAVAŞI KAZANMAK DEĞİL
İsrail’in asıl başarısı yalnızca savaş kazanmak değildir.
Savaşları coğrafyaya çevirmektir.
Bir saldırıyı güvenlik kuşağına çevirmek.
Bir askerî operasyonu kalıcı askerî varlığa çevirmek.
Bir güvenlik gerekçesini fiilî sınır değişikliğine çevirmek.
Bir savaşın yarattığı boşluğu stratejik avantaja çevirmek.
Ve savaş bittiğinde masada yalnızca ateşkes değil, yeni bir harita bırakmak.
Savaşlar biter.
Ama haritalar kalır.
İşte İsrail’in bölgesel stratejisindeki en önemli meselelerden biri budur: Askerî üstünlüğü yalnızca düşmanı vurmak için değil, sahadaki güç dengesini değiştirmek için kullanmak.
Bu nedenle meseleye yalnızca “kim kimi bombaladı?” sorusuyla bakamayız.
Asıl soru şudur:
Bombalardan sonra kim nerede duruyor?
Kim hangi toprağı kontrol ediyor?
Kim hangi güvenlik alanını oluşturdu?
Kim hangi askerî varlığı kalıcılaştırdı?
Kim diplomatik olarak kendisine yeni alan açtı?
Ve en önemlisi:
Savaş bittiğinde harita kimin lehine değişti?
İSRAİL’İN ALTIN ÇAĞI BELKİ DE TAM DA BUDUR
“Altın çağ” kavramını doğru kullanalım.
Bu, İsrail’in yenilmez olduğu anlamına gelmez.
Bütün hedeflerine ulaştığı anlamına da gelmez.
İsrail’in içeride hiçbir sorunu olmadığı anlamına hiç gelmez.
Tam tersine; İsrail’in ciddi toplumsal, ekonomik, siyasal ve güvenlik sorunları vardır.
Fakat devletlerin tarihine propaganda açısından değil, güç kapasitesi açısından baktığınızda başka bir tablo görürsünüz.
Bugün İsrail askerî açıdan son derece güçlüdür. Teknolojik kapasitesi yüksektir. İstihbarat gücü büyüktür. Diplomatik ağları geniştir. Batı dünyasında güçlü bağlantılara sahiptir. En önemlisi de rakiplerinin önemli bölümünün ağır biçimde zayıfladığı, parçalandığı veya kendi iç sorunlarıyla boğuştuğu bir Ortadoğu’da hareket etmektedir.
Bu olağan bir dönem değildir.
Bu, İsrail açısından tarihsel bir fırsat dönemidir.
Belki de “altın çağ” dediğimiz şey tam olarak budur:
Rakiplerin zayıflarken senin güçlenmen.
İSRAİL NEDEN BU KADAR RAHAT?
Çünkü İsrail’in karşısında gerçekten birleşmiş bir bölgesel güç yok.
Birleşik bir Arap dünyası yok.
Birleşik bir İslam dünyası yok.
Filistin siyaseti parçalı.
Lübnan kırılgan.
Suriye uzun savaşların yıkımı altında.
Irak istikrarsız.
İran ağır bir jeopolitik baskı altında.
Arap rejimlerinin önemli bölümü kendi iktidarlarının ve güvenliklerinin hesabını yapıyor.
Avrupa ise İsrail konusunda hukuk, tarih, güvenlik, ekonomi ve Amerika ile ilişkileri arasında sıkışmış durumda.
Amerika açısından ise İsrail yalnızca bir devlet değil; Ortadoğu’daki stratejik mimarinin temel unsurlarından biri.
Bütün bunlar birleştiğinde İsrail’in önünde olağanüstü bir hareket alanı oluşuyor.
İsrail’in karşısındaki dünya öfkeli.
Ama örgütlü değil.
Kalabalık.
Ama koordinasyonsuz.
Konuşkan.
Ama stratejisiz.
İşte güç dengesi budur.
MÜSLÜMAN DÜNYANIN TRAJİK KOMEDİSİ
Şimdi en acı bölüme gelelim.
Filistin için milyonlarca insan ağlıyor. Milyonlarca insan öfkeli. Fakat İslam dünyasının önemli bir bölümünün yönetici sınıfları, Filistin meselesini gerçek bir bölgesel güç politikasına dönüştüremiyor.
Saraylar yükseliyor.
Lüks tüketim büyüyor.
Milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları yapılıyor.
Devasa projeler açıklanıyor.
Ve Filistin?
Bir sonraki zirvenin gündem maddesi oluyor.
Sonra bir bildiri.
Sonra bir kınama.
Sonra bir fotoğraf.
Sonra bir dua.
Sonra herkes evine.
İsrail ise sahaya dönüyor.
İşte Ortadoğu’nun en acı ironisi budur.
Filistin konusunda en yüksek sesle konuşanların bir bölümü, İsrail’in davranışını değiştirecek gerçek bir maliyet üretmekten en uzak olanlar.
Neden?
Çünkü devletlerin çıkarları, halkların duygularından farklıdır.
Halk Filistin’e bakıyor.
Rejim kendi iktidarının devamına bakıyor.
Bu nedenle Arap halkları ile Arap rejimlerini aynı şey sanmak büyük bir siyasal hatadır.
Halkın vicdanı başka olabilir.
İktidarın hesabı başka.
Petrol zenginliği olabilir.
Sermaye olabilir.
Ordular olabilir.
Milyarlarca dolarlık devlet bütçeleri olabilir.
Ama bunların hiçbiri otomatik olarak siyasal bağımsızlık yaratmaz.
Zengin olmak, bağımsız olmak değildir.
AVRUPA’NIN BÜYÜK ÇELİŞKİSİ
Avrupa bize yıllardır uluslararası hukuku anlatıyor.
İnsan haklarını anlatıyor.
Sivil halkın korunmasını anlatıyor.
Savaş suçlarını anlatıyor.
Sonra Ortadoğu’ya geliyoruz.
Birden kelimeler değişiyor.
“Güvenlik.”
“Meşru müdafaa.”
“Terörle mücadele.”
“Bölgesel istikrar.”
Aynı hukuk, başka kelimelerle konuşmaya başlıyor.
Aynı insanlık, başka bir ölçüye dönüşüyor.
İşte çifte standart burada başlıyor.
Uluslararası hukuk herkese aynı uygulanmıyorsa hukuk olmaktan çıkar.
Güçlünün yorumuna dönüşür.
Ve bu yalnızca Filistin’in problemi değildir.
Bu, bütün uluslararası düzenin krizidir.
BASIN DA BU DÜZENİN DIŞINDA DEĞİL
Bize çoğu zaman haber verildiğini sanıyoruz.
Oysa medya yalnızca haber vermez.
Gerçekliği çerçeveler.
Hangi görüntüyü göreceğimiz seçilir.
Hangi görüntünün ekranın dışında kalacağı seçilir.
Hangi ölümün manşet olacağı seçilir.
Hangi ölümün dipnota dönüşeceği seçilir.
Hangi aktörün “terörist”, hangisinin “müttefik”, hangisinin “direnişçi”, hangisinin “güvenlik gücü” olarak adlandırılacağı seçilir.
Savaş yalnızca cephede yapılmaz.
Kelimelerle de yapılır.
Çünkü kelimeleri kontrol edenler, çoğu zaman gerçekliğin nasıl algılanacağını da kontrol eder.
Ve propaganda yalnızca yalan söylemek değildir.
Bazen propaganda, gerçeğin yalnızca işinize gelen bölümünü göstermektir.
AMA BÜTÜN SUÇU BATI’YA ATMAK DA KOLAYCILIKTIR
Burada solun kendisine de dönüp bakması gerekiyor.
Çünkü kolay olan her şeyi Amerika’ya bağlamaktır.
Her şeyi İsrail’e bağlamaktır.
Her şeyi emperyalizme bağlamaktır.
Böylece kendi tarafımızdaki çelişkileri görmemek.
Hayır.
Gerçek devrimcilik bu değildir.
Emperyalizme karşıyız diye İran rejimini aklamak zorunda değiliz.
İsrail işgaline karşıyız diye Hamas’ın bütün eylemlerini savunmak zorunda değiliz.
Filistin’in özgürlüğünü savunuyoruz diye Filistin siyasetindeki bütün hataları kutsamak zorunda değiliz.
Amerika’ya karşıyız diye Rusya’nın veya Çin’in her politikasını alkışlamak zorunda değiliz.
Gerçek sol, taraf tutar ama aklını teslim etmez.
İnsanların özgürlüğünden yanadır.
Devletlerin dokunulmazlığından değil.
Halkların hakkından yanadır.
İktidarların propagandasından değil.
Çünkü devrimci düşünce, bir bayrağın arkasına geçmek değil, bütün bayrakların arkasındaki sınıfsal ve siyasal çıkarları görebilmektir.
PEKİ İSRAİL’İ KİM DURDURACAK?
İşte bütün yazının en zor sorusu.
Sloganlar mı?
Hayır.
Lanet okumak mı?
Hayır.
Sosyal medyada milyonlarca paylaşım mı?
Tek başına hayır.
Bir devletin davranışını değiştirmek için maliyet yaratmak gerekir.
Diplomatik maliyet.
Ekonomik maliyet.
Hukuki maliyet.
Siyasal maliyet.
Ve gerektiğinde gerçek caydırıcılık.
Fakat İsrail’i durdurmak için yeni bir bölgesel savaş istemek çözüm değildir. İsrail halkını düşmanlaştırmak da çözüm değildir. Yahudilere yönelik antisemitizm ise anti-emperyalizm değil, ırkçılıktır.
Eleştirilmesi gereken bir halk değil;
işgal, sömürgecilik, yerleşimcilik, devlet şiddeti ve bunları mümkün kılan güç ilişkileridir.
İşte devrimci siyaset burada sınanır.
Çünkü hedefimiz bir halkın yok edilmesi değil;
bir tahakküm düzeninin sona ermesidir.
ASIL MESELE İSRAİL DEĞİL, İSRAİL’İ MÜMKÜN KILAN DÜZENDİR
Buraya kadar geldiysek soruyu artık değiştirebiliriz.
İsrail neden bu kadar güçlü?
Çünkü İsrail güçlü bir devlettir.
Ama yalnızca bu değil.
Çünkü karşısındaki güçler parçalıdır.
Çünkü bölge devletleri ortak strateji geliştiremiyor.
Çünkü Batı’nın önemli bölümü İsrail’le bağlarını koparmıyor.
Çünkü Amerika’nın bölgesel stratejisinde İsrail merkezi bir aktör.
Çünkü uluslararası hukukun yaptırım mekanizmaları büyük güç siyasetinin sınırlarına çarpıyor.
Ve çünkü Ortadoğu halkları ile Ortadoğu rejimleri aynı şeyi istemiyor.
Bütün bunlar birleştiğinde ortaya şu çıkıyor:
İsrail’in önündeki engeller azalıyor.
İsrail’in hareket alanı genişliyor.
İsrail’in rakipleri zayıflıyor.
İsrail’in sahadaki kazanımları kalıcı gerçekliklere dönüşüyor.
Ve biz hâlâ aynı soruyu soruyoruz:
“İsrail neden böyle yapıyor?”
Belki de soru yanlış.
Asıl soru şudur:
İsrail bunu yapabildiği hâlde, dünya neden onu durduramıyor?
İşte gerçek siyaset burada başlıyor.
ÇÜNKÜ HARİTALAR DA DEĞİŞİR
Bugün İsrail güçlüdür.
Çok güçlüdür.
Ama tarih hiçbir güce sonsuzluk garantisi vermemiştir.
İmparatorluklar yıkıldı.
Sömürge düzenleri çöktü.
Duvarlar yıkıldı.
Sınırlar değişti.
Bugün değişmez görünen rejimler yarın tarihin dipnotu olabilir.
Bu nedenle İsrail’in bugünkü gücünü inkâr etmek kadar, onu sonsuz sanmak da siyasal körlüktür.
Bir halkı askerî güçle ezebilirsiniz.
Ama onun hafızasını silemezsiniz.
Bir şehri yıkabilirsiniz.
Ama o şehrin tarihini yok edemezsiniz.
Bir sınır çizebilirsiniz.
Ama insanların tarihsel hafızasına aynı sınırı çizemezsiniz.
Ve en önemlisi:
Bir halkın siyasal sorununu yalnızca askerî yöntemlerle sonsuza kadar ortadan kaldıramazsınız.
Filistin meselesinin bütün tarihi bunun kanıtıdır.
O ZAMAN SON SORU
Mesele artık “İsrail’i seviyor musun, sevmiyor musun?” değildir.
Bu çocukça bir sorudur.
Mesele şudur:
İsrail neden durdurulamıyor?
Kim İsrail’i gerçekten destekliyor?
Kim yalnızca sözde karşı?
Kim İsrail’in güçlenmesinden yararlanıyor?
Kim İran’ın zayıflamasından yararlanıyor?
Kim Ortadoğu’nun parçalanmasından yararlanıyor?
Kim Filistin meselesinin çözümsüz kalmasından yararlanıyor?
Ve en önemlisi:
Kim halkların öfkesini siyasal güce dönüşmeden tüketiyor?
Çağımızın en önemli siyasal sorularından biri budur.
Çünkü bugün Ortadoğu’da olağanüstü bir görüntü var:
Herkes İsrail’e kızıyor. İsrail büyüyor.
Herkes işgali kınıyor.
İşgalin maliyeti düşüyor.
Herkes Filistin’i savunuyor.
Filistin’in siyasal ve coğrafi alanı daralıyor.
Herkes barıştan söz ediyor.
Savaşın ürettiği yeni gerçeklikler kalıcılaşıyor.
Herkes uluslararası hukuktan söz ediyor.
Hukuk güç karşısında diz çöküyor.
Herkes Ortadoğu’da adalet istiyor.
Ama çok azı adaletin bedelini ödemeye hazır.
İşte İsrail’in bugün yaşadığı stratejik yükselişin asıl sırrı burada yatıyor.
İsrail’in gücünde değil yalnızca.
Karşısındaki dünyanın güçsüzlüğünde.
Herkes konuşuyor.
İsrail hareket ediyor.
Herkes kınıyor.
İsrail haritayı değiştiriyor.
Ve tarih bir gün bize şu soruyu soracak:
Bir ülke bu kadar insan tarafından lanetlenip nasıl bu kadar güçlenebildi?
Cevabı İsrail’in kendisinden önce, onu çevreleyen dünya düzeninde aramak gerekir.
Çünkü bazen bir devletin gücü, kendi gücünden çok karşısındakilerin güçsüzlüğünden doğar.
Ve bazen bir işgalin en büyük müttefiki, onu savunanların sesi değil;
onu durdurabileceklerin sessizliğidir.



































