Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci ve Yazar
Dünya bir kez daha ateşe sürükleniyor. Ancak bu kez ateş yalnızca bombaların düştüğü coğrafyalarda yanmıyor. Hürmüz Boğazı’nda yükselen her gerilim petrol fiyatlarına, petrol fiyatları enflasyona, enflasyon ise dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın sofrasına kadar ulaşıyor. Washington ile Tahran arasındaki çatışma, artık iki devlet arasındaki sıradan bir askeri hesaplaşma olarak görülemez. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim, tanker saldırıları, füze saldırıları, hava savunma sistemlerinin devreye girmesi ve bölgedeki Amerikan askeri unsurlarının hedef alınması, Ortadoğu’nun çok daha büyük bir güç mücadelesinin merkezine sürüklendiğini gösteriyor. Asıl soru şudur: Bu gerçekten yalnızca ABD ile İran’ın savaşı mıdır? Hayır! Çünkü Ortadoğu’da bugün yalnızca bombalar konuşmuyor. Petrol konuşuyor. Doğal gaz konuşuyor. Deniz yolları konuşuyor. Askeri üsler konuşuyor. Silah ticareti konuşuyor. Nüfuz alanları konuşuyor. Ve bütün bunların arkasında küresel güç mücadelesi duruyor.
HÜRMÜZ BOĞAZI: BİR DENİZ YOLUNDAN FAZLASI
Hürmüz Boğazı haritada dar bir su yolu olarak görünebilir. Ancak kapitalist dünya ekonomisinin haritasında Hürmüz, bundan çok daha fazlasıdır. Körfez’den dünya pazarlarına taşınan enerjinin önemli bir bölümü bu geçitten geçmektedir. Dolayısıyla burada yaşanacak uzun süreli bir güvenlik krizi, yalnızca İran’ı, Körfez ülkelerini veya ABD’yi değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar dünya ekonomisinin tamamını etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Washington bunun farkındadır. Tahran da bunun farkındadır. Körfez monarşileri de farkındadır. Çin ve Avrupa da. İşte tam burada savaşın gerçek yüzlerinden biri ortaya çıkıyor: Enerji kaynakları üzerindeki egemenlik mücadelesi. ABD açısından mesele yalnızca İran’ın askeri kapasitesi değildir. Ortadoğu’daki askeri varlığın, müttefiklerin güvenliğinin, enerji yollarının ve bölgesel nüfuzun korunması Washington’un stratejik hesabının parçalarıdır. İran açısından Hürmüz, kendisine uygulanan askeri ve ekonomik baskıya karşı sahip olduğu en önemli stratejik kozlardan biridir. Tahran, karşı tarafa maliyet yaratabileceğini göstermek istemektedir. Fakat burada bütün insanlığın karşı karşıya olduğu tehlike şudur: Bir devletin stratejik kozu, milyonlarca insanın ekonomik ve fiziksel güvenliğini tehdit eden bir savaş aracına dönüştüğünde, bedeli o devletin yöneticileri değil halklar ödemeye başlar.
SAVAŞIN FATURASI HALKLARA ÇIKIYOR
Savaş kararları saraylarda, hükümet binalarında, askeri karargâhlarda ve güvenlik konseylerinde alınır. Ama faturası markette ödenir. Akaryakıt istasyonunda ödenir. Elektrik faturasına yansır. Taşımacılık maliyetine eklenir. Gıdanın fiyatına girer. İşçinin ücretine, emeklinin maaşına, dar gelirlinin sofrasına kadar ulaşır. Washington’da alınan bir savaş kararının etkisi Berlin’deki işçiye ulaşır. Tahran’daki bir misillemenin ekonomik bedeli İstanbul’daki tüketicinin cebine yansır. Tel Aviv’deki bir askeri operasyonun dalgası Kahire’deki, Delhi’deki, Roma’daki, Stuttgart’taki insanın hayatına kadar uzanabilir. Çünkü kapitalist dünya ekonomisinde savaşın bedeli sınır tanımaz. Ve en ağır bedeli de çoğu zaman savaşa karar verme gücü olmayan insanlar öder. İşte emperyalist düzenin en büyük çelişkilerinden biri burada yatmaktadır: Dünyanın kaynakları sınırlıdır; fakat büyük güçlerin iştahı sınırsızdır.
BU SAVAŞIN İSRAİL BOYUTU GÖRMEZDEN GELİNEMEZ
İran’ın askeri kapasitesi ve bölgesel nüfuzu, İsrail tarafından uzun süredir stratejik tehdit olarak görülmektedir. ABD ile İsrail arasındaki stratejik ittifak ise Ortadoğu denkleminde belirleyici bir unsurdur. Bu nedenle ABD-İran çatışmasını İsrail faktöründen kopararak okumak mümkün değildir. Ancak burada yapılması gereken, bölgedeki hiçbir devletin propaganda dilini olduğu gibi tekrarlamak değildir. Washington kendi saldırısını “güvenlik” diye tanımlayabilir. Tahran kendi saldırısını “direniş” veya “misilleme” olarak açıklayabilir. Tel Aviv kendi operasyonlarını “meşru savunma” olarak sunabilir. Her devlet kendi hikâyesini anlatır. Fakat bombanın altında kalan çocuğun hikâyesi devlet propagandasına sığmaz. Yıkılan evin milliyeti yoktur. Ölen çocuğun mezhebi yoktur. Parçalanan ailenin pasaportu yoktur. Savaşın gerçek yüzü, devletlerin basın açıklamalarında değil, enkazın altında görünür.
RUSYA VE ÇİN DE BU DENKLEMİN DIŞINDA DEĞİL
Ortadoğu’daki güç mücadelesini yalnızca Washington-Tahran hattına sıkıştırmak, küresel resmi eksik okumaktır. Rusya, Ortadoğu’daki siyasi ve askeri nüfuzunu korumak ve ABD’nin bölgedeki ağırlığını sınırlamak istemektedir. Çin ise enerji güvenliği açısından Körfez’deki gelişmeleri yakından izlemek zorundadır. Çünkü Çin’in devasa ekonomik üretim sistemi, kesintisiz enerji akışına ihtiyaç duymaktadır. Avrupa açısından tablo farklı değildir. Enerji güvenliği, ekonomik istikrar, göç baskısı ve bölgesel savaşların yaratabileceği yeni krizler Avrupa’yı doğrudan ilgilendirmektedir. Dolayısıyla Ortadoğu’da yanan ateşin dumanı çok uzaklara ulaşmaktadır. Bu artık yalnızca bölgesel bir savaşın değil, küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesi mücadelesinin parçasıdır.
MODERN SAVAŞIN CEPHESİ ARTIK HER YERDE
Bugünün savaşları yalnızca uçaklarla, tanklarla ve füzelerle yapılmıyor. Yaptırımlar da silahtır. Finansal ambargolar da silahtır. Enerji ambargoları da silahtır. Teknolojik üstünlük de silahtır. Siber saldırılar, istihbarat operasyonları, propaganda mekanizmaları ve vekil güçler de savaşın parçalarıdır. Bir ülkeyi ekonomik olarak çökertmeye çalışmakla onu bombalamak arasında yöntem farkı vardır; fakat her ikisinin de bedelini çoğu zaman toplumun geniş kesimleri öder. Bu nedenle çağımızın savaşlarını yalnızca cephede aramak yanlıştır. Cephe artık bankadadır. Cephe enerji piyasalarındadır. Cephe lojistik hatlarındadır. Cephe medyadadır. Cephe insanların zihnindedir. Ve en tehlikelisi de budur. Çünkü propaganda, savaşın yalnızca cephede değil, insanların düşüncelerinde de yürütülmesini sağlar.
SİLAH SANAYİSİ İÇİN BARIŞ KÖTÜ HABERDİR
Bir gerçeği daha açıkça söylemek gerekiyor. Savaşın herkese aynı ekonomik sonucu yoktur. Birileri için savaş yıkımdır. Birileri için ise pazardır. Silah üreticileri için yeni siparişlerdir. Savunma bütçeleri için yeni kaynaklardır. Enerji şirketleri için yeni fiyat hareketleridir. Jeopolitik aktörler için yeni nüfuz alanlarıdır. İktidarlar için ise çoğu zaman milliyetçiliği büyütmenin ve toplumları güvenlik korkusu etrafında konsolide etmenin aracıdır. Bu yüzden şu soruyu sormaktan korkmamalıyız: Dünya gerçekten güvenlik için mi silahlanıyor, yoksa silahlanmayı sürdürebilmek için sürekli yeni tehditlere mi ihtiyaç duyuluyor? Çünkü savaş ekonomisinin kendi mantığı vardır. Daha fazla tehdit, daha fazla silah; daha fazla silah, daha fazla bütçe; daha fazla bütçe, daha fazla silah üretimi. Ve sonra yeniden daha fazla tehdit. Bu çarkın içinde insan hayatı çoğu zaman bir istatistiğe indirgenir.
GÜNEY KIBRIS’A NEDEN BU KADAR ÖNEM VERİLİYOR?
Asıl sorulması gereken soru şudur: İsrail neden Güney Kıbrıs’a bu kadar yaklaşıyor? Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin İsrail açısından değeri yalnızca Kıbrıs meselesinden ibaret değildir. Ada, Doğu Akdeniz’in tam ortasında, Avrupa, Levant, Kuzey Afrika ve Ortadoğu arasındaki stratejik hatların kesiştiği bir noktadadır. Üstelik adada İngiliz egemen üsleri bulunuyor. 2026’da İran savaşının Kıbrıs’a sıçramasıyla birlikte İngiliz, Fransız ve Yunan unsurlarının adadaki hava savunmasını güçlendirmesi, Kıbrıs’ın bölgesel güvenlik denklemindeki önemini daha da görünür hale getirdi.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bugün eldeki açık kaynaklar, İsrail’in Güney Kıbrıs’a büyük çaplı bir saldırı kuvveti yığarak KKTC’ye karşı savaşa hazırlandığını göstermiyor. İsrail-Güney Kıbrıs ilişkilerindeki asıl gelişme; hava savunması, askeri iş birliği, ortak tatbikatlar, teknoloji ve istihbarat kapasitesinin geliştirilmesi yönünde ilerliyor. Güney Kıbrıs’ın İsrail’den aldığı hava savunma sistemi de 2026 itibarıyla operasyonel hale getirildi.
Peki İsrail bunu neden yapıyor? Çünkü Kıbrıs, İsrail’in kuzeybatısında bulunan sıradan bir ada değil; Doğu Akdeniz’in stratejik gözetleme, savunma, enerji ve ulaşım denkleminde önemli bir düğüm noktasıdır. İsrail açısından Güney Kıbrıs’la yakınlaşmak, Yunanistan’la kurulan güvenlik ilişkisini tamamlayan daha geniş bir Akdeniz hattı oluşturuyor. Nitekim Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail 2026 askeri iş birliği planını imzaladı ve ortak askeri faaliyetlerini genişletme kararı aldı.
Dolayısıyla meseleye yalnızca “İsrail KKTC ile savaşacak mı?” sorusundan bakmak eksik kalır. Asıl mesele şudur: Doğu Akdeniz’de kim kiminle hangi güvenlik mimarisini kuruyor? İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki askeri yakınlaşma ile Atina’nın İsrail yapımı 3 milyar avroluk “Achilles Shield” hava savunma sistemine yönelmesi aynı stratejik tablonun parçalarıdır.
YUNANİSTAN VE GÜNEY KIBRIS NEDEN MISIR’A GİTTİ?
8 Eylül 2026’da Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs liderleri El Alamein’de üçlü zirvede buluştu. Ortak bildiride Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da güvenlik, istikrar, enerji bağlantıları ve bölgesel iş birliği öne çıkarıldı. Kıbrıs sorunu da bildirinin önemli başlıklarından biri oldu.
Bu ziyaret tesadüfi değildir. Çünkü Mısır, Doğu Akdeniz’in en büyük Arap devletlerinden biridir ve Süveyş Kanalı nedeniyle küresel deniz ticaretinin en kritik merkezlerinden birini elinde tutmaktadır. Yunanistan ve Güney Kıbrıs açısından Mısır’la yakınlaşmak, Doğu Akdeniz’deki enerji, deniz yetki alanları ve güvenlik iş birliğinde ellerini güçlendiren bir hamledir.
Fakat burada da dikkatli olmak gerekir. Mısır’ın Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la görüşmesi, otomatik olarak “Türkiye’ye karşı kurulmuş askeri ittifak” anlamına gelmez. Mısır’ın aynı anda farklı aktörlerle ilişki yürütme ve kendi çıkarlarını koruma geleneği vardır. Ancak bu üçlü mekanizmanın kurumsallaşması, Doğu Akdeniz’deki güç dengelerini Türkiye açısından yakından izlenmesi gereken bir noktaya taşımaktadır.
MEKKE İTTİFAKI’NA MISIR KATILIRSA NE OLUR?
Asıl büyük denklem burada başlıyor.
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. 31 Ağustos’ta İstanbul’da yapılan ilk stratejik toplantıda üç ülke savunma sanayii, ortak teknoloji, ortak üretim ve kolektif caydırıcılık alanlarında iş birliğini kurumsallaştırma kararı aldı. Daha önemlisi, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, anlaşmanın başka ülkelerin katılımına açık olduğunu ve genişleme konusunda çalışmalar yürütüldüğünü açıkladı.
Şimdi soruyu daha açık soralım: Mısır bu yapıya katılırsa ne değişir?
Birincisi, Mekke Anlaşması’nın coğrafi ağırlığı ciddi biçimde büyür. Türkiye kuzeyde, Mısır Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’de, Suudi Arabistan Körfez’de, Pakistan ise Güney Asya’da bulunan dört önemli ülkeyi aynı savunma çerçevesinde buluşturmuş olur.
İkincisi, bu yapı yalnızca askeri bir mesele olmaktan çıkar; Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Körfez ve Hint Okyanusu arasında uzanan daha geniş bir stratejik hat ortaya çıkar.
Üçüncüsü, Mısır’ın katılımı Yunanistan-Güney Kıbrıs-Mısır üçgeninin anlamını da değiştirir. Çünkü Kahire aynı anda hem Atina ve Güney Kıbrıs’la iş birliği yapıp hem de Ankara-Riyad-İslamabad eksenindeki savunma mimarisine yaklaşabilir. Bu durum, bölgeyi basit bir “iki blok” haritasına indirgemeyi daha da zorlaştırır.
Ve dördüncüsü, İsrail açısından yeni bir stratejik gerçeklik ortaya çıkar: Doğu Akdeniz’de yalnızca İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs hattına bakarak hesap yapmak giderek zorlaşabilir.
Nitekim Yunanistan Başbakanı Miçotakis de Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Riyad’la ilişkilerini değiştirmediğini söylerken, aynı dönemde Suudi Arabistan ve Mısır’la ilişkileri geliştirme arayışını sürdürüyor. Bu bile bölgenin klasik ittifak kalıplarından çok daha karmaşık bir diplomatik satranca dönüştüğünü gösteriyor.
KIBRIS’TA ASIL TEHLİKE NEDİR?
Dolayısıyla mesele “İsrail yarın KKTC’ye saldıracak mı?” sorusuna indirgenmemelidir. Bugün bunun gerçekleşeceğini gösteren yeterli kanıt yoktur.
Asıl tehlike, Doğu Akdeniz’in adım adım askerileşmesidir.
İsrail Güney Kıbrıs’la savunma ilişkilerini geliştiriyor. Yunanistan İsrail’den milyarlarca avroluk hava savunma sistemi alıyor. Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail askeri iş birliğini genişletiyor. Mısır ise hem Atina ve Lefkoşa’yla üçlü mekanizmayı sürdürüyor hem de Ankara, Riyad ve İslamabad’ın oluşturduğu yeni savunma mimarisinin dışında kalmıyor.
İşte Türkiye’nin dikkat etmesi gereken tablo budur.
Çünkü savaşlar her zaman “savaşacağız” açıklamasıyla başlamaz. Bazen önce üsler güçlendirilir, sonra radarlar kurulur, ardından hava savunma sistemleri yerleştirilir, tatbikatlar artırılır, istihbarat paylaşımı genişletilir ve siyasi ittifaklar kurumsallaştırılır.
Bütün bunların savaş anlamına geldiğini söylemek yanlış olur.
Ama bütün bunların savaş ihtimalini yöneten ve güç dengesini değiştiren hazırlıklar olduğunu da görmezden gelmek daha büyük bir hata olur.
Doğu Akdeniz bugün tam da bu nedenle kaynayan bir kazandır. Mesele yalnızca İsrail’in ne yapacağı değildir. Mesele, İsrail’in çevresinde hangi güvenlik ağlarının örüldüğü ve karşısında hangi bölgesel dengelerin oluştuğudur.
Ve eğer Mısır bir gün Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na gerçekten katılırsa, Doğu Akdeniz’deki denklem baştan aşağı değişebilir. O zaman karşımızda yalnızca Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs meselesi değil; Akdeniz’den Körfez’e, Kızıldeniz’den Güney Asya’ya uzanan çok daha büyük bir stratejik satranç tahtası olacaktır.
EMPERYALİZMİN DEĞİŞMEYEN MANTIĞI
Emperyalizm biçim değiştirebilir. Ancak güç mantığı değişmez. Önce bir tehdit tanımlanır. Sonra düşman inşa edilir. Ardından güvenlik gerekçesi ortaya konulur. Silahlar konuşmaya başlar. Bombalar düşer. İnsanlar ölür. Ve savaşın sonunda ortaya çıkan yıkım, “kaçınılmaz bedel” diye açıklanır. Hayır. Savaş kaçınılmaz değildir. Savaş, siyasi tercihtir. Savaş, diplomasi yerine güç kullanımının tercih edilmesidir. Savaş, insan hayatının siyasi hesaplara kurban edilmesidir. Bu nedenle savaşa karşı çıkmak romantik bir temenni değil, politik bir zorunluluktur.
MESELE YALNIZCA İRAN DEĞİLDİR
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir. ABD’nin politikalarını eleştirmek, İran yönetiminin bütün politikalarını aklamak anlamına gelmez. İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek, İsrail halkını düşman görmek anlamına gelmez. Rusya’nın emperyal politikalarını eleştirmek, Batı’nın politikalarını savunmak değildir. Çin’in küresel ekonomik gücünü sorgulamak, ABD hegemonyasını desteklemek değildir. Emperyalizme karşı olmak, emperyalist güçler arasında taraf seçmek değildir. Tam tersine, halkların yanında olmaktır. İran halkının yanında olmak, İran yönetiminin her kararını desteklemek değildir. İsrail’de yaşayan sivillerin yaşam hakkını savunmak, İsrail hükümetinin politikalarını onaylamak değildir. Amerikan halkının yaşam hakkını savunmak, Washington yönetiminin savaş politikalarını savunmak değildir. Rusya’daki, Çin’deki, Avrupa’daki, Türkiye’deki ve Arap ülkelerindeki insanların yaşam hakkı da aynı derecede değerlidir. Bizim tarafımız halkların tarafıdır.
YENİ BİR DÜNYAYA İHTİYAÇ VAR
Bugün insanlığın ihtiyacı daha fazla füze değildir. Daha fazla savaş gemisi değildir. Daha fazla yaptırım değildir. Daha fazla askeri üs değildir. Daha fazla silahlanma yarışı hiç değildir. İhtiyacımız olan şey barıştır. Ancak yalnızca silahların sustuğu bir barış da yetmez. Adalet olmadan kalıcı barış kurulamaz. Halkların kendi kaderini belirleme hakkı, devletlerin egemenliği, sivillerin yaşam hakkı, ekonomik adalet ve uluslararası hukukun gerçekten herkes için geçerli olması gerekir. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kurumlar seyirci konumundan çıkarılmalı; ateşkes, diplomasi ve müzakere mekanizmaları gerçek anlamda işletilmelidir. Çünkü dünya birkaç büyük gücün satranç tahtası değildir. Dünya halkların evidir. Ve hiçbir devletin, hiçbir hükümetin, hiçbir şirketin, hiçbir askeri ittifakın kendi çıkarını insanlığın ortak geleceğinin üzerine koymaya hakkı yoktur.
ATEŞ ÇEMBERİNDEN ÇIKMAK ZORUNDAYIZ
Bugün Ortadoğu’da yakılan her ateş, yarın başka bir coğrafyaya sıçrayabilir. Bugün Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz, yarın dünya ekonomisini sarsabilir. Bugün atılan bir füze, yarın çok daha büyük bir savaşın başlangıcı olabilir. Bu nedenle insanlık seyirci kalamaz. Çünkü savaşın kazananları olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Ama savaşın enkazında kaybedilen hayatların hesabını hiçbir zafer madalyası veremez. Bir çocuk öldüğünde insanlık kaybeder. Bir şehir yıkıldığında insanlık kaybeder. Bir toplum yerinden edildiğinde insanlık kaybeder. Ve hiçbir petrol kuyusu, hiçbir doğal gaz yatağı, hiçbir stratejik boğaz, hiçbir askeri üs, hiçbir jeopolitik hesap bir tek insan hayatından daha değerli değildir. Dünya emperyalist güçlerin çıkar hesapları uğruna yeni bir ateş çemberine sürüklenmemelidir. Çünkü insanlığın geleceği savaş baronlarının, silah tekellerinin ve emperyal güç merkezlerinin insafına bırakılamaz. Halkların geleceğini halklar belirlemelidir.

































