GÖSTERİLEN GÜÇ İLE GERÇEK GÜÇ ARASINDAKİ UÇURUM

Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci ve Yazar
İsrail’in “yedi cephede savaşmaya hazırlandığı” söylemi son dönemde yeniden gündemin merkezine oturdu. İsrail yönetimi ve ona yakın çevreler, Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a, Irak’tan Yemen’e ve Batı Şeria’ya kadar uzanan geniş bir tehdit haritası üzerinden İsrail’in aynı anda birçok cephede mücadele etmek zorunda olduğunu anlatıyor. Fakat burada propaganda ile askeri gerçekliği birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü bir ordunun aynı anda çok sayıda hedefe hava saldırısı düzenleyebilmesi ile yedi ayrı cephede sürdürülebilir bir savaş yürütebilmesi aynı şey değildir.
Askeri literatürün en temel gerçeklerinden biri şudur: Savaş yalnızca ateş gücüyle kazanılmaz. Savaş; insan gücü, lojistik, mühimmat, istihbarat, hava savunması, komuta-kontrol, yedek kuvvet, ikmal hatları ve uzun süreli operasyon kapasitesinin birlikte sürdürülebilmesiyle yürütülür.
İsrail’in teknolojik ve hava gücü bakımından bölgedeki en gelişmiş ordulardan biri olduğu tartışılmaz. Ancak teknoloji, insan gücünün ve sürdürülebilirliğin yerini bütünüyle tutmaz. Hele aynı anda çok sayıda cephede uzun süreli savaş söz konusuysa.

YEDİ CEPHE SÖYLEMİ İLE YEDİ CEPHE SAVAŞI AYNI ŞEY DEĞİLDİR

İsrail hava kuvvetleri kısa sürede çok uzak mesafelerde yüksek hassasiyetli saldırılar gerçekleştirebilecek kapasiteye sahiptir. İstihbarat, insansız sistemler, savaş uçakları, uzun menzilli mühimmat ve hava savunma ağları İsrail’in en önemli üstünlükleridir. Ancak hava saldırısı başka, kara hakimiyeti başkadır.
Bir ülkenin aynı anda yedi farklı coğrafyada sürekli kara operasyonu yürütmesi; yalnızca tank ve piyade sayısına değil, birliklerin rotasyonuna, yedek kuvvetlerin sürdürülebilirliğine, lojistik desteğe, mühimmat stoklarına ve ekonomik dayanıklılığa bağlıdır.
İşte İsrail’in karşı karşıya olduğu temel sorun burada ortaya çıkıyor.
İsrail küçük bir ülke ve nüfusunun önemli bir bölümü savaş ekonomisinin uzun süreli yükünü taşıyor.
İsrail’in 2026 savunma bütçesinin yaklaşık 143 milyar şekele çıkarılması ve gelecekteki savunma taahhütlerinin de on milyarlarca şekele ulaşması, savaşın ekonomik maliyetinin boyutunu gösteriyor.
Üstelik İsrail ordusu uzun süren çatışmaların yarattığı personel ve yedek asker yüküyle de karşı karşıya. Askeri analizlerde yüz binlerce yedek personelin mobilizasyonunun toplum ve ekonomi üzerinde ciddi baskı yarattığı, birliklerin ve mühimmatın uzun süreli savaşlarda zorlandığı tartışılıyor.
Dolayısıyla “İsrail yedi cephede savaşabilir” demek başka, “İsrail yedi cephede aynı anda uzun süreli ve yoğun bir kara savaşı sürdürebilir” demek bambaşka bir iddiadır.

İSRAİL’İN GÜCÜ HAVA VE TEKNOLOJİDE, ZAFİYETİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTE

İsrail’in temel askeri avantajı yüksek teknolojiye dayalı hava gücü, istihbarat kapasitesi, füze savunma sistemleri ve hızlı seferberlik kabiliyetidir.
Ancak bunun karşısında bir gerçek vardır:
Hava üstünlüğü tek başına savaşın tamamını kazanmaz.
Bir bölgeyi kontrol etmek, kara birliklerinin varlığını gerektirir. Kritik altyapıyı korumak, sınırları tutmak, şehirleri savunmak ve uzun süreli operasyonları sürdürmek de insan gücü ister.
Üstelik İsrail’in aynı anda birden fazla cepheden yoğun füze, roket, insansız hava aracı ve diğer saldırı türleriyle karşılaşması halinde hava savunmasının da sınırsız olmadığı unutulmamalıdır.
Hiçbir hava savunma sistemi yüzde yüz koruma sağlamaz.
Demir Kubbe, David’s Sling, Arrow ve diğer savunma sistemleri İsrail’in savunma mimarisini güçlendirmektedir; fakat saldırı hacmi yükseldikçe savunmanın maliyeti ve doygunluk riski de artar.
Bu nedenle İsrail’in güvenliğini yalnızca “hava savunma sistemlerimiz var” mantığıyla açıklamak askeri gerçekliğin tamamını görmek değildir.

ABD’NİN DE SINIRSIZ GÜCÜ YOK

İsrail’in stratejisinin arkasındaki en önemli dayanaklardan biri ABD desteğidir.
Fakat burada da romantik bir ittifak söylemi yerine devletlerin gerçek davranışlarına bakmak gerekiyor.
ABD’nin ekonomik ve askeri kapasitesi devasa olsa da sınırsız değildir.
ABD’nin ulusal borcu 2026’da ilk kez 40 trilyon doların üzerine çıktı. Borcun faiz yükü de Washington’un bütçesinde giderek daha ağır bir kalem haline geliyor.
ABD’nin 2026 savunma bütçesi yaklaşık 1 trilyon dolarlık tarihi bir seviyeye ulaşmış durumda. Ancak Washington aynı anda Avrupa, Hint-Pasifik, Orta Doğu ve diğer stratejik alanlarda askeri yükümlülüklerini sürdürmeye çalışıyor.
Dolayısıyla Amerika’nın bütün cephelerde, bütün müttefiklerini, sınırsız süreyle ve sınırsız maliyetle destekleyebileceğini varsaymak stratejik bir hata olur.
Çünkü ABD’nin karşısında yalnızca Ortadoğu yoktur.
Çin vardır.
Rusya vardır.
Avrupa’nın kendi güvenlik sorunları vardır.
Pasifik vardır.
Enerji ve ticaret yolları vardır.
Ve bütün bunların üzerine Washington’un devasa borç yükü binmektedir.
Amerikan gücü büyüktür; fakat Amerikan gücü de kaynaklara ve siyasi tercihlere bağlıdır.

ABD’NİN GEMİLERİ HER CEPHEYİ KORUYABİLİR Mİ?

İşte asıl soru budur.
ABD donanması dünyanın en güçlü deniz kuvvetlerinden biridir. Ancak çoklu cephe stratejisinde mesele yalnızca savaş gemilerinin sayısı değildir.
Gemilerin bakım süreleri vardır.
Mühimmatın yenilenmesi gerekir.
Personelin rotasyonu gerekir.
Hava savunma mühimmatının stoklanması gerekir.
İkmal gemileri gerekir.
Yakıt gerekir.
İstihbarat gerekir.
Ve bütün bunların aynı anda farklı coğrafyalarda sürdürülebilmesi gerekir.
Ortadoğu’da çatışmanın genişlemesi, Washington’un deniz gücü ve hava savunma kaynaklarını daha fazla dağıtmak zorunda kalması anlamına gelebilir.
Bugün İran ile ABD arasındaki çatışmanın Hürmüz’e, Ürdün’e ve Körfez’deki Amerikan varlığına yayılması bunun ilk işaretlerini vermektedir. ABD’nin beş İran petrol tankerini imha etmesinin ardından İran’ın Ürdün’deki ABD üssüne balistik füzelerle saldırması, çatışmanın giderek daha geniş bir coğrafyaya taşındığını gösteriyor.
İran’ın daha önce Bahreyn, Kuveyt ve Ürdün’deki ABD üslerini hedef aldığı da bildirilmişti.
Bu tablo, Ortadoğu’daki savaşın artık yalnızca İsrail-İran veya ABD-İran hattında okunamayacağını gösteriyor.

İRAN CEPHESİ İSRAİL İÇİN NEDEN FARKLI?

İran, İsrail’e karşı yalnızca kara sınırından saldırabilecek bir aktör değildir.
Uzun menzilli füze kapasitesi, insansız sistemleri, bölgesel ortakları ve geniş coğrafi derinliği nedeniyle İsrail’in karşısına farklı türde bir tehdit çıkarabilmektedir.
İsrail’in avantajı teknolojik üstünlük ve hava gücüdür.
İran’ın avantajı ise coğrafi derinlik, geniş insan kaynağı ve farklı alanlara yayılabilen füze ve insansız sistem kapasitesidir.
Bu nedenle iki ülke arasındaki çatışmayı klasik bir kara savaşı gibi okumak doğru değildir.
Ancak burada İsrail açısından çok önemli bir problem ortaya çıkar:
İsrail hızlı savaşlarda üstünlüğünü daha kolay kullanabilir; uzun süreli ve çok cepheli savaşlarda ise maliyet hızla büyür.
İşte İsrail’in asıl sınavı budur.

NETANYAHU’NUN SAVAŞLA SİYASETİ BİRBİRİNDEN AYRILABİLİR Mİ?

Burada askeri denklemin içine İsrail iç siyasetini koymak zorundayız.
İsrail 27 Ekim 2026’da seçime gidiyor. Netanyahu’nun sağ blokları birleştirme çabası sürüyor. Ancak kamuoyu desteğindeki aşınma ve sağ partiler arasındaki bölünmeler Netanyahu’nun önündeki siyasi riski büyütüyor. Reuters’in son değerlendirmesine göre Netanyahu, seçim öncesinde sağ kanadı birleştirmeye çalışırken ciddi bir siyasi meydan okumayla karşı karşıya.
Dahası Netanyahu, üç ayrı yolsuzluk dosyasında rüşvet, dolandırıcılık ve güveni kötüye kullanma suçlamalarıyla yargılanıyor. Kendisi bütün suçlamaları reddediyor. Duruşmalardaki tanıklık süreci Haziran 2026’da 98 oturumun ardından tamamlandı.
Bütün bunlar bize şu soruyu sorduruyor:
Savaş Netanyahu için yalnızca bir güvenlik meselesi midir, yoksa aynı zamanda siyasi hayatta kalma meselesine de dönüşmüş müdür?
Bu sorunun cevabını peşinen vermek gazetecilik değildir.
Fakat soruyu sormak zorundayız.
Çünkü seçim yaklaşırken savaşın dozunun yükselmesi, İsrail siyasetindeki dengelerden bağımsız değerlendirilemez.

ULUSLARARASI HUKUKUN DA BİR HESABI VAR

Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Kasım 2024’te tutuklama emri çıkarılmış olması da uluslararası baskının başka bir boyutunu oluşturuyor. Mahkeme, Netanyahu hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kapsamında suçlamalar yöneltti; İsrail suçlamaları reddediyor.
Dolayısıyla Netanyahu’nun yalnızca İsrail içindeki siyasi ve hukuki geleceği değil, uluslararası hareket alanı da tartışma konusudur.
Ancak burada da hukuk ile propaganda arasındaki ayrımı korumak gerekir.
Tutuklama emri, mahkûmiyet kararı değildir.
Fakat uluslararası hukuk bakımından son derece ciddi bir siyasi ve diplomatik sonuçtur.

GÜNEY KIBRIS’A KURULAN SİSTEM NE ANLAMA GELİYOR?

İşte bu noktada Güney Kıbrıs meselesine geliyoruz.
Kıbrıs Cumhuriyeti, İsrail’den hava savunma sistemi tedarik etmiş durumda ve Mart 2026’da bu sistemin operasyonel hazırlık seviyesinde olduğu açıklandı.
Yunanistan da İsrail’le “Achilles Shield” adı verilen hava ve füze savunma sistemi konusunda anlaşma imzaladı. Sistem; hava savunması, balistik füze savunması, insansız hava araçlarına karşı savunma ve birleşik komuta-kontrol mimarisini içeriyor.
Bu gelişmeler sıradan askeri ticaret olarak geçiştirilemez.
Çünkü askeri sistemlerin konuşlandığı coğrafya, en az sistemlerin kendisi kadar önemlidir.
Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ekseninin askeri işbirliğinin derinleşmesi, Türkiye’nin güvenlik hesaplarını doğrudan etkileyebilecek yeni bir askeri denklem yaratmaktadır.

MISIR’IN HESABA KATILMASI NEDEN ÖNEMLİ?

Tam burada Mısır devreye giriyor.
8 Eylül 2026’da Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan liderleri El Alamein’de üçlü zirve gerçekleştirdi ve Doğu Akdeniz’de güvenlik, istikrar ve işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak açıklama yaptı.
Bunu doğrudan “Türkiye’ye karşı askeri ittifak” olarak tanımlamak için elimizde yeterli kanıt yoktur.
Fakat bölgedeki bütün aktörlerin birbirlerinin hamlelerini dikkatle izlediği açıktır.
Üstelik Yunanistan Başbakanı’nın aynı açıklamalarında Suudi Arabistan’la ilişkiler ve Pakistan-Suudi Arabistan-Türkiye arasındaki Mekke Anlaşması’nın Yunanistan açısından değerlendirilmesi de gündeme gelmiştir.
Demek ki Doğu Akdeniz artık tek bir eksenin değil, birbirine bağlanan birçok güvenlik ve enerji denkleminden oluşuyor.

MEKKE DENKLEMİ NEDEN RAHATSIZ EDİYOR?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortaya çıkan yeni savunma işbirliği de bölgesel güç dengelerini değiştiren unsurlardan biridir.
Bunun İsrail ve Yunanistan açısından nasıl değerlendirildiği ayrı bir tartışmadır.
Ancak bir gerçek ortadadır:
Ortadoğu’da hiçbir aktör artık yalnızca kendi sınırları içindeki güç dengesine bakmıyor.
Herkes ittifak arıyor.
Herkes savunma anlaşması yapıyor.
Herkes hava savunmasını güçlendiriyor.
Herkes yeni ortaklıklar kuruyor.
Ve herkes bunun adına “güvenlik” diyor.
Oysa silahlanma yarışının en tehlikeli tarafı tam da budur:
Herkes savunmada olduğunu söylerken herkes savaşa hazırlanabilir.

İSRAİL’İN ASIL RİSKİ: KENDİ GÜCÜNE FAZLA GÜVENMEK

İsrail askeri açıdan güçlüdür.
Ama güçlü olmak yenilmez olmak değildir.
İsrail’in hava kuvvetleri çok gelişmiştir.
Ama savaş yalnızca havada yapılmaz.
İsrail’in füze savunması gelişmiştir.
Ama hiçbir savunma sistemi sınırsız değildir.
İsrail’in istihbaratı güçlüdür.
Ama hiçbir istihbarat servisi kusursuz değildir.
İsrail’in ABD desteği vardır.
Ama hiçbir devlet sonsuza kadar sınırsız kaynak aktaramaz.
İsrail’in teknolojisi yüksektir.
Ama teknoloji, stratejik yanlışları ortadan kaldırmaz.
En büyük askeri yanılgı, kendi gücünü mutlak güç sanmaktır.
Çok cepheli savaşların tarihi bunun örnekleriyle doludur.

AMERİKAN HALKI NE ZAMAN “YETER” DİYECEK?

Washington’un İsrail’e desteğinin sınırı da yalnızca Beyaz Saray’da belirlenmez.
Kongre vardır.
Bütçe vardır.
Vergi mükellefi vardır.
Amerikan seçmeni vardır.
Ve giderek ağırlaşan borç yükü vardır.
ABD ulusal borcunun 40 trilyon doları aşması, Washington’un gelecekteki harcama tercihlerinde mali baskının artacağını gösteriyor. Üstelik borç faizleri de bütçede devasa bir kalem haline gelmiş durumda.
Dolayısıyla Washington’un önünde yalnızca “İsrail’e ne kadar destek verelim?” sorusu yoktur.
“Bunu daha ne kadar sürdürebiliriz?” sorusu da vardır.
Bu soru Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki bütün ayrılıkların üzerinde, bir gün Amerikan siyasetinin önüne çıkacaktır.
Çünkü dış politika da bütçe ister.
Savaş da para ister.
Gemiler para ister.
Füzeler para ister.
Hava savunması para ister.
Ve bütün bu faturayı sonunda Amerikan halkı öder.

BATI’DA DA İSRAİL POLİTİKASININ SINIRLARI TARTIŞILIYOR

İsrail’in Batı’daki eski koşulsuz desteğinin siyasi maliyeti de giderek daha fazla tartışılıyor.
Avrupa’da İsrail politikalarına yönelik eleştiriler büyürken, bazı Batılı hükümetler Tel Aviv üzerindeki siyasi baskıyı artırmaya çalışıyor.
Bu tablo İsrail açısından son derece önemlidir.
Çünkü uzun süreli savaş yalnızca mühimmat tüketmez.
Diplomatik sermaye de tüketir.
Ekonomik kaynakları tüketir.
Toplumsal dayanıklılığı tüketir.
Yedek askerleri tüketir.
Ve en sonunda siyasi meşruiyeti tüketebilir.

TÜRKİYE’YE KARŞI TEHDİT DİLİ NE KADAR SÜRDÜRÜLEBİLİR?

İsrail’in Türkiye’ye yönelik sert açıklamaları ve Suriye’deki gelişmeler üzerinden Ankara ile karşı karşıya gelme ihtimali, Doğu Akdeniz’deki mevcut gerilimi daha da tehlikeli hale getirebilir.
Türkiye’ye karşı kurulacak her askeri denklem, Ankara’nın karşı hamlelerini de doğuracaktır.
Bu nedenle İsrail’in Güney Kıbrıs’ta hava savunma sistemleri geliştirmesi, Yunanistan’la askeri kapasitesini bütünleştirmesi ve Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını artırması, yalnızca İsrail’in güvenliği açısından değil, bölgenin bütün güvenlik mimarisi açısından değerlendirilmelidir.
Bir ülkeyi kuşatmaya çalıştığınızı düşünürken, aslında bütün bölgeyi silahlandırıyor olabilirsiniz.
Bu da güvenlik değil, sürekli kriz üretir.

ÖZ CÜMLE: AKDENİZ’İ SAVAŞ LABORATUVARINA ÇEVİRMEYİN

İsrail yedi cephede savaşabilir mi?
Hava saldırıları düzenleyebilir.
Uzun menzilli operasyonlar yapabilir.
Yüksek teknoloji kullanabilir.
Kısa süreli yoğun saldırılar gerçekleştirebilir.
Fakat yedi ayrı cephede aynı anda, uzun süreli ve yüksek yoğunluklu bir savaşı sürdürebilmek bambaşka bir meseledir.
Askeri literatür bize şunu söyler:
Bir ordunun gerçek gücü yalnızca vurma kapasitesiyle değil, ne kadar süre savaşabildiğiyle ölçülür.
İsrail’in önündeki asıl soru budur.
ABD’nin önündeki soru da budur.
Ve Netanyahu’nun önündeki siyasi soru da budur.
Çünkü savaş sonsuza kadar seçim stratejisi olarak kullanılamaz.
Toplumlar bir noktada bedeli sorar.
Asker aileleri hesap sorar.
Ekonomi hesap sorar.
Mahkemeler hesap sorar.
Seçmen hesap sorar.
Ve tarih hesap sorar.
Doğu Akdeniz’de bugün kurulan her askeri düzenek, yarının savaşının altyapısı olmamalıdır.
Güney Kıbrıs bir füze rampasına dönüşmemelidir.
Yunanistan bir askeri ileri karakol haline getirilmemelidir.
Mısır yeni bir güç bloklaşmasının içine çekilmemelidir.
Türkiye sürekli tehdit altında tutulmaya çalışılmamalıdır.
İsrail ise kendi güvenliğini sürekli savaş üretmekte aramaktan vazgeçmelidir.
Çünkü savaşın matematiği basittir:
Bir cephe açarsınız, karşılığında başka bir cephe doğar.
Bir ülkeyi kuşatırsınız, o ülke yeni ortaklar arar.
Bir bölgeyi silahlandırırsınız, karşı taraf daha fazla silahlanır.
Ve sonunda herkes kendisini savunduğunu söylerken, bütün bölge savaşın içine çekilir.
Doğu Akdeniz bugün tam da böyle bir tehlikenin kıyısındadır.
İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Türkiye, Mısır ve bölgedeki bütün aktörler bir gerçeği görmek zorundadır:
Akdeniz bir savaş meydanı değil, halkların ortak yaşam alanıdır.
Bugün ateşle oynayanlar, yarın o ateşi kontrol edemeyebilir.
Ve unutulmamalıdır:
Kaos üzerine kurulan hiçbir strateji sonsuza kadar kontrol altında tutulamaz.
Bir gün kaos, onu yaratanların kapısını da çalar.