Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci (İGÜ / Gazeteci

Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in Kudüs ziyareti, diplomatik takvimlerde sıradan bir temas gibi yer alsa da, sahada yaşananlar bu ziyaretin “olağan” sınırları çoktan aştığını gösterdi. Zira İsrail, bu ziyareti sirenlerle donatılmış bir kurguya dönüştürdü. Ve Steinmeier, sığınağa indirildi.

Evet, yanlış duymadınız. Almanya Cumhurbaşkanı kaldığı otelde sirenlerle uyarıldı, apar topar otelin alt katına götürüldü. Gerekçe mi? Yemen’den Husi isyancılarca atıldığı öne sürülen bir füze… Oysa düşürüldüğü açıklanan bu füzeye dair ne bir hasar kaydı var ne de kamuoyuna gösterilen somut bir tehdit. Fakat mesele zaten o füze değildi. Mesele, batı kamuoyuna verilmek istenen duygusal mesajdı: “Bakın, biz bu şartlar altında hayatta kalmaya çalışıyoruz. Biz mağduruz. Filistin’deki saldırılar meşrudur.”

Diplomasi değil, dramatizasyon

Bu yaşanan, uluslararası ilişkilerde alışıldık güvenlik refleksleriyle açıklanamayacak kadar sembolikti. Steinmeier’in sığınağa indirilmesi, diplomatik bir güvenlik önleminden çok daha fazlasıydı. Bu bir mesajdı, bir tiyatral gösteriydi. Amaç, Almanya’nın siyasi ve askeri desteğini ahlaki zemine oturtmaktı. Sanki şunu demek istiyorlardı: “Bakın, sizin Cumhurbaşkanınız bile bizimle aynı korkuları yaşıyor. Siz de artık kayıtsız şartsız yanımızda olmalısınız.”

Bu olay, Ortadoğu’da yalnızca bir savaş değil, bir algı savaşı yaşandığını bir kez daha gözler önüne serdi. İsrail’in, uluslararası aktörleri dramatik sahnelere taşıyarak dünya kamuoyunu yönlendirme çabası yeni değil. Fakat bu kez, Almanya gibi tarihsel sorumlulukları olan bir ülkenin lideri bu kurgunun merkezine çekildi.

Bir siyaset bilimci olarak soruyorum: Bu görüntü kimlerin işine yaradı?

İsrail bu sireni çaldırırken aslında iki şeyi hedefliyordu. Birincisi, Almanya’ya “bizimle empati kur, ama Filistin için sus” mesajını dayatmak. İkincisi, dünya medyasına “tehdit altındaki ülke” imajını bir kez daha servis etmek. Ne acıdır ki, Batılı liderlerin büyük kısmı bu manipülasyonlara gönüllü figüran olmayı sürdürüyor. Peki Steinmeier neden bunu sorgulamadı? Neden sığınağa inerken, aynı saatlerde Gazze’de hedef alınan çocukları düşünmedi?

Steinmeier’in sessizliği, yalnızca politik bir ihtiyat değil, ahlaki bir boşluktu. Oysa liderlik, bazen bir sığınağa inmemeyi tercih edebilmektir. Bazen, sembollerin değil, gerçeklerin yanında durmaktır.

Bir siren çaldı ve vicdanlar sustu

İsrail’in en büyük becerisi sadece askeri teknoloji üretmek değil; mağduriyetin algısını ustalıkla kurgulamak. O siren, yalnızca Kudüs semalarında çalmadı; aynı zamanda Almanya’nın, Avrupa’nın, Batı’nın vicdanında da çınladı. Ve kimse o sığınakta “Gazze’de çocuklar ölüyor” demedi.

Bugün Gazze’de sokaklar harabeye dönmüşken, hastaneler yerle bir edilmişken, mezar taşı olamayacak kadar küçük cesetler toprağa verilirken, Kudüs’te bir sığınağa inmenin dünya için hangi anlamı var? O çocuklar için çalınmayan sirenlerin, Steinmeier için çalınması tarihe nasıl geçecek?

Son söz mü?

Bazen bir devlet adamı, inmemesi gereken sığınaklara iner. Ama tarih, o inişi cesaret değil, körlük olarak yazar. Ve bugün dünya, sirenlerle susturulmaya çalışılan vicdanını arıyor. Bu sessizliğe ortak olan her lider, yarın kendi ahlaki sığınağını sorgulamak zorunda kalacaktır.