Güvenini Kaybeden Bir Toplumun Sessiz Çöküşü

Dr. Şevket Dalboy

Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci-Yazar

Bir toplumda güven biterse, geriye yalnızca şüphe kalır. Şüphenin egemen olduğu yerde ne adalet büyür ne de gelecek kurulabilir.

İnsan artık güvenmiyor. Siyasetçiye güvenmiyor, kurumlara güvenmiyor, medyaya güvenmiyor, adalete güvenmekte zorlanıyor. Üniversiteye, bilime, hatta zaman zaman birbirine bile güvenmiyor. Peki insan haksız mı? Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz. İnsana “Neden güvenmiyorsun?” diye sormadan önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz ona güvenmesi için ne bıraktık?

Çünkü güven yalnızca insanın sahip olması gereken bir erdem değildir; aynı zamanda toplumun ve kurumların ürettiği bir değerdir. Bir devlet adil davranıyorsa, bir kurum öngörülebilir ve hesap verebilir durumdaysa, bir siyasetçi söylediğinin arkasında duruyorsa, bir gazeteci gücün karşısında gerçeği savunabiliyorsa toplumda güven oluşur. Buna karşılık söz ile davranış arasındaki mesafe büyüdükçe, adalet kişiye göre değişiyor duygusu yerleştikçe, liyakatin yerini sadakat aldıkça ve yanlış yapan hesap vermek yerine kendisini savunacak yeni bir gerekçe buldukça güven aşınır. Güven bir anda kaybolmaz; küçük hayal kırıklıklarının, cevapsız kalan soruların ve zamanla normalleşen adaletsizliklerin birikmesiyle kaybolur.

Siyaset neden güven kaybediyor?

Siyasetin görevi yalnızca ülkeyi yönetmek değildir. Siyaset aynı zamanda topluma güven, öngörülebilirlik ve ortak gelecek duygusu vermek zorundadır. Fakat siyasetçi verdiği sözün arkasında durmuyorsa, dün söylediğini bugün inkâr ediyorsa, kamu yararının önüne kişisel veya siyasi çıkarları koyuyorsa ve ortaya çıkan ciddi iddialar karşısında hesap vermek yerine bunları siyasi tartışmanın gürültüsü içinde eritmeye çalışıyorsa toplumun güvenini kaybetmesi şaşırtıcı değildir.

Daha büyük tehlike ise yalanın siyasetin doğal dili haline gelmesidir. Bir yalan tekrar tekrar söylendiğinde doğru olmaz. Fakat toplum aynı iddialara, aynı manipülasyonlara ve aynı çelişkilere sürekli maruz bırakılırsa bir süre sonra doğru ile yanlış arasındaki sınır bulanıklaşabilir. İşte tehlike burada başlar. Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda hakikate, hukuka, kurumlara ve birbirimize belirli ölçüde güvenebilme rejimidir.

Sandık vardır ama güven yoksa, seçimden sonra ortak gelecek duygusunu kurmak zorlaşır. İnsanlar siyasi rakiplerini farklı düşünen yurttaşlar olarak görmek yerine düşman olarak görmeye başladığında, siyasetin dili de toplumun dili de sertleşir. Oysa demokratik toplumun temel şartı, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünen insanların aynı ülkenin geleceğinde birlikte yaşayabileceğine inanmasıdır.

Din inanç olmaktan çıkıp siyasi araç olduğunda

Din, insanın vicdanı, ahlakı ve inancıyla ilgili en mahrem alanlardan biridir. Bu alan siyasi çıkarın, oy hesabının veya iktidar mücadelesinin malzemesine dönüştürüldüğünde yalnızca siyaset zarar görmez; dinin kendisine duyulan güven de yara alabilir.

İnsanların inançlarını kullanarak destek istemek kolaydır. Zor olan, aynı inancın gerektirdiği ahlaki sorumluluğu siyasetin içinde taşıyabilmektir. Çünkü adalet slogan istemez; liyakat ister, dürüstlük ister, kul hakkına dikkat etmeyi ister, hesap vermeyi ister. Söylemde ahlakı yüceltirken uygulamada ayrıcalık, kayırmacılık veya hesap vermekten kaçınma görülüyorsa toplumun zihninde kaçınılmaz bir soru belirir: “Söylediğiniz başka, yaptığınız başka ise ben hanginize inanacağım?”

Bu noktada tarikatlar ve cemaatler üzerinden ortaya çıkan tartışmaları da görmezden gelemeyiz. Burada bütün tarikatları, cemaatleri veya dinî yapıları aynı kefeye koymak elbette doğru değildir. Ancak insanların dini duygularının kullanılarak büyük ekonomik ve toplumsal güçler oluşturulduğu yönündeki iddialar karşısında toplumun soru sorması da en doğal hakkıdır.

İnsanlar yıllarca çalışarak hayatlarını sürdürmeye çalışırken, bazı yapıların ve bazı kişilerin milyonlara, hatta milyarlara ulaşan servetlere sahip olduğu yönündeki görüntüler toplumda ister istemez soru işaretleri oluşturuyor. Lüks araçlar, gösterişli hayatlar, servetler ve büyük ekonomik güçler karşısında sorulması gereken soru basittir: Bu servetin kaynağı nedir, kim tarafından denetlenmektedir ve hesap verebilirlik nerededir?

Çünkü din ahlaktan söz ediyorsa, ahlak yalnızca başkalarına anlatılan bir söz olamaz. Kul hakkından söz ediliyorsa, bunun gereği servetin ve gücün de hesap verebilir olmasıdır. İnsanlara sabır, kanaat ve dürüstlük öğütlenirken, bunu öğütleyenlerin kendi hayatlarında ne yaptığı da sorgulanabilmelidir.

Bu soru yalnızca siyasetçiye yöneltilmiş bir soru değildir. Aynı zamanda toplumun bütün otoritelere sorduğu temel bir sorudur. Çünkü insan, sözden çok davranışa bakar. Söylenenle yapılan arasındaki fark büyüdükçe güven küçülür.

Milliyetçilik ne zaman tehlikeli hale gelir?

Bir toplumu ortak tarih, kültür ve gelecek duygusu etrafında buluşturan aidiyet değerlidir. İnsanların yaşadığı ülkeye, taşıdığı kültüre ve ortak geçmişine bağlılık duyması doğal ve anlaşılırdır. Ancak kendi milletini sevmek ile başka milletlerden nefret etmek aynı şey değildir. Vatan sevgisi başka, şovenizm başkadır. Aidiyet başka, üstünlük iddiası başkadır.

Milliyetçilik başkasını küçümsemenin, dışlamanın veya düşmanlaştırmanın aracına dönüştüğünde artık birleştirici olmaktan çıkar. Siyasetin görevi sürekli bir düşman üretmek değil, toplumun gerçek sorunlarına çözüm üretmektir. Çünkü korkmuş ve öfkeli toplumları yönetmek, düşünen ve sorgulayan toplumları yönetmekten daha kolay olabilir.

Bu nedenle kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir siyasetçi ekonomik sıkıntıları, adalet sorunlarını, eğitimdeki eksiklikleri veya toplumsal huzursuzluğu çözmek yerine sürekli yeni bir düşman gösteriyorsa gerçekten toplumu mu yönetiyor, yoksa toplumun öfkesini mi yönetiyor?

Üniversite sayısı mı artıyor, bilim mi?

Bir ülkede üniversite açmak mümkündür. Bina yapılır, tabela asılır, bölümler kurulur, diplomalar verilir. Fakat bilimsel düşünceyi toplumun hayatına yerleştirmek çok daha zordur. Çünkü bilim soru sorar. Bilim şüphe eder. Bilim kanıt ister. Bilim “Ben böyle inanıyorum” demekle yetinmez; “Bunu nasıl biliyorsun?” diye sorar.

İşte bu soru cehaletin en büyük düşmanıdır.

Bir toplumun eğitimli olması yalnızca diplomalı insanların çoğalması değildir. Eğitimli toplum; sorgulayabilen, farklı düşünceye tahammül edebilen, kanıt ile iddiayı birbirinden ayırabilen ve gerektiğinde kendi inancını dahi eleştirebilen toplumdur. Eğer üniversitelerin sayısı artıyor fakat eleştirel düşünce geriliyor, diploma çoğalıyor fakat bilimsel zihniyet güçlenmiyorsa ortada ciddi bir çelişki vardır.

Çünkü diploma tek başına cehaleti ortadan kaldırmaz. Cehalet bazen kravat takar, bazen makam sahibi olur, bazen kürsüye çıkar, bazen de milyonlarca insan tarafından alkışlanır. Daha da tehlikelisi, cehalet örgütlendiğinde güç kazanır. Bilginin değersizleştirildiği, uzmanlığın küçümsendiği ve kanıtın yerini kanaatin aldığı yerde toplum yalnızca bilgisini değil, geleceğini de riske atar.

Peki medya nerede?

Medyanın görevi iktidarın söylediğini tekrar etmek değildir. Medyanın görevi topluma yalnızca hoşuna gidecek sözleri söylemek de değildir. Gazeteciliğin temel görevi gücü sorgulamaktır. Kim iktidardaysa onu sorgulamak, kim güç sahibiyse ondan hesap sormak, kim yanlış söylüyorsa yanlışını göstermek ve kim haksızlığa uğruyorsa onun sesini duyurmak gazeteciliğin temel sorumlulukları arasındadır.

Medya siyasetin propaganda aracına dönüştüğünde toplum yalnızca haber alma hakkını kaybetmez; gerçeği ayırt etme yeteneğini de kaybetmeye başlar. Bugün insanın önünde tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla bilgi var. Fakat bilgi bolluğu, hakikat bolluğu anlamına gelmiyor. Yanlış bilgi, manipülasyon, propaganda ve dezenformasyon arasında insanın zihni giderek daha fazla yoruluyor.

Artık herkes konuşuyor ama herkes dinlemiyor. Herkes kendi gerçeğini savunuyor fakat ortak gerçeklik giderek zayıflıyor. Bir toplumun ortak gerçeklik duygusu kaybolduğunda, insanlar aynı olaya bakıp tamamen farklı dünyalarda yaşamaya başlıyor. İşte güven kaybının en tehlikeli aşamalarından biri budur: İnsan artık yalnızca kuruma değil, karşısındaki insanın söylediğine de inanmamaya başlar.

Yabancılaşma işte burada başlıyor

İnsan kendi toplumunda kendisini yabancı hissetmeye başladığında mesele artık yalnızca ekonomik değildir. Kültüründen, mahallesinden, komşusundan, ailesinden ve toplumundan uzaklaşan insan zamanla kendisinden bile uzaklaşabilir. Tüketir ama mutlu olmaz, konuşur ama anlaşılmaz, kalabalıklar içinde yaşar ama yalnız kalır.

Sosyal medyada binlerce insanla bağlantısı vardır ama derdini anlatacağı gerçek bir insan bulamayabilir. Teknoloji insanları birbirine bağladı; fakat her zaman birbirine yakınlaştırmadı. Modern hayatın en büyük çelişkilerinden biri de budur. Bağlantımız arttı, fakat yakınlığımız her zaman artmadı.

İnsan, ait olduğu duygusunu kaybettiğinde yalnızlaşır. Yalnızlaşan insan ise çoğu zaman öfkesini, korkusunu ve hayal kırıklığını bir başkasına yöneltmeye daha açık hale gelir. Bu nedenle yabancılaşma yalnızca bireysel bir ruh hali değildir; toplumun bütünlüğünü etkileyen sosyal bir sorundur.

Aile neden hâlâ önemli?

Çünkü aile yalnızca aynı evde yaşayan insanların toplamı değildir. Aile, toplumun ilk güven alanıdır. Çocuk ilk kez orada sevilir, ilk kez orada dinlenir, ilk kez orada paylaşmayı öğrenir ve ilk kez orada “biz” duygusuyla tanışır.

Aile zayıfladığında yalnızca bir kurum zayıflamaz; toplumun güven üretme kapasitesi de zayıflar. Elbette aileyi korumak, geçmişteki bütün toplumsal ilişkileri sorgusuzca kutsamak anlamına gelmez. Aile de değişir, toplum da değişir. Fakat değişim ile çözülme aynı şey değildir. Özgürleşme ile yalnızlaşma, bireyselleşme ile yabancılaşma, modernleşme ile değerlerin yok olması da aynı şey değildir.

Mesele değişime karşı çıkmak değil; değişirken insanı kaybetmemektir.

Asıl mesele yozlaşmanın normalleşmesi

Belki de bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlikelerden biri budur. Yolsuzluk şaşırtmıyor. Yalan şaşırtmıyor. Liyakatsizlik şaşırtmıyor. Haksızlık şaşırtmıyor. Nefret dili şaşırtmıyor. Cehalet şaşırtmıyor.

Mafya bile artık toplumda eskisi kadar şaşkınlık yaratmıyor.

Mafya hiç bu kadar özgüvenli olmamalıydı. Vuruyor, öldürüyor, bombalıyor, tehdit ediyor, kendi cezasını kendi kesiyor. Sosyal medya üzerinden çete liderleri manifesto yayımlar gibi açıklamalar yapıyor, devleti tehdit ediyor, topluma meydan okuyor.

Peki devlet nerede?

Asıl mesele tam da burada başlıyor. Vatandaş, devletin müdahalesini çoğu zaman her şey olup bittikten sonra görüyor. Cinayet işleniyor, tehdit geliyor, bombalar patlıyor, suç örgütleri güç gösterisi yapıyor; ardından devlet müdahale ediyor.

Oysa devletin gücü yalnızca suç işlendikten sonra ortaya çıkmasıyla ölçülmez. Devletin asıl gücü, suçun işlenmesini engelleyebilmesi, suç örgütlerinin büyümesine izin vermemesi ve vatandaşına “Hukuk herkesten güçlüdür” güvenini verebilmesidir.

Daha da tehlikelisi, toplumun bunu artık sorgulamamaya başlamasıdır. “Senin mafyan, benim mafyam” anlayışıyla suç örgütlerinin bile siyasi kamplara ayrılması, yozlaşmanın geldiği noktayı göstermektedir. Oysa suçun tarafı olmaz. Mafyanın seninki, benimki olmaz. Suç örgütü, kimden yana olduğuna bakılarak değil, hukuk karşısındaki konumuna göre değerlendirilir.

Devletin görevi herhangi bir suç örgütünü korumak veya kollamak değil, hukukun üstünlüğünü korumaktır. Eğer vatandaş, devletin bazı güç odakları karşısında farklı, bazıları karşısında farklı davrandığını düşünmeye başlarsa, sorun artık yalnızca suç örgütleri değildir. Sorun, devlete duyulan güvenin aşınmasıdır.

Bir toplumun gerçek çöküşü, kötülüğün ortaya çıkmasıyla değil; kötülüğün normal kabul edilmesiyle başlar.

Çünkü insan sürekli maruz kaldığı şeye zamanla alışabiliyor.

Bir gün torpil karşısında şaşırmamaya başlarız. Sonra “Herkes yapıyor” deriz. Rüşvete kızmak yerine “İşler böyle yürüyor” demeye başlarız. Yalanı sorgulamak yerine “Siyasette olur böyle şeyler” diye geçiştiririz. Liyakatsizliği eleştirmek yerine “Bizim adamımız olsun” demeye başlarız.

Sonra tehditleri, şiddeti, suç örgütlerinin meydan okumalarını bile sıradan bir haber gibi izlemeye başlarız.

İşte toplum tam o noktada yalnızca bir yanlışı kabul etmiş olmaz; yanlışın kendisine bir yaşam alanı açmış olur.

O nedenle bugün ihtiyacımız olan şey kötülüğü yeniden anormal hale getirmektir. Yalanı yeniden ayıp hale getirmek, rüşveti yeniden suç olarak görmek, liyakatsizliği yeniden utanç saymak, bilgisizliği güç değil eksiklik olarak kabul etmek ve nefreti siyaset değil toplumsal zehir olarak görmek zorundayız.

Ve en önemlisi, insanı yeniden merkeze koymalıyız.

İnsan gerçekten haksız mı?

Bunca şeyden sonra hâlâ insana dönüp “Niçin güvenmiyorsun?” diye sorabilir miyiz?

Bence önce kendimize bakmalıyız.

İnsanlara dürüstlük yerine propaganda sunduysak, bilim yerine dogmayı büyüttüysek, liyakat yerine sadakati ödüllendirdiysek, adalet yerine ayrıcalığı normalleştirdiysek, gazetecilik yerine propaganda ürettiysek, birlik yerine kutuplaşmayı beslediysek ve ahlak yerine çıkarı öne çıkardıysak, sonra da insanın neden güvenmediğine şaşırıyorsak, sorunu yalnızca insanda aramak kolaycılık olur.

Sorun yalnızca insanda değildir.

Ama burada başka bir gerçeği de görmek zorundayız: İnsan tamamen sorumsuz değildir. Çünkü kurumları da insanlar oluşturur. Kötü düzenleri yalnızca yöneticiler kurmaz; toplumların sessizliği, alışkanlıkları ve zaman zaman kendi çıkarları uğruna yaptığı tavizler de bu düzenlerin devamına katkıda bulunabilir.

Dolayısıyla mesele sadece “Sistem kötü” demek değildir. Asıl mesele, kötü sistemi yeniden üretmemeyi öğrenmektir.

Torpili reddetmeyen, kendi işi için ayrıcalık istediğinde başkasının hakkını düşünmeyen, haksızlık kendi çıkarına dokunmadığı sürece sessiz kalan insan da bu düzenin bir parçasıdır.

Bu yüzden toplumsal değişimi yalnızca yukarıdan beklemek doğru değildir. Adalet yukarıdan kurulabilir; fakat adalet kültürünün toplumda yerleşmesi aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşir.

Güven yeniden kurulabilir mi?

Evet, kurulabilir.

Ama güven sloganla kurulmaz. Güven, tekrar tekrar doğru davranarak kurulur.

Bir siyasetçi verdiği sözün arkasında durduğunda, bir kurum yanlış yaptığında bunu kabul ettiğinde, bir gazeteci gücün karşısında gerçeği yazdığında, bir akademisyen düşüncesini özgürce ifade edebildiğinde, bir vatandaş kendisinden farklı olana rağmen komşusunun hakkını koruduğunda güven yeniden inşa edilmeye başlar.

Çünkü güven büyük nutuklarla değil, küçük ama sürekli doğru davranışlarla oluşur. Güven bir günde kaybedilebilir; fakat yeniden kazanılması zaman ister.

Bu nedenle toplumun yeniden ayağa kalkması için yalnızca yeni yasalar değil, yeni bir ahlak ve sorumluluk kültürü gerekir. İnsanların “Bana ne?” demekten vazgeçip “Benim de sorumluluğum var” diyebildiği bir kültür gerekir.

Öz cümle:

Toplumlar yalnızca ekonomiyle, teknolojiyle veya askerî güçle ayakta kalmaz. Büyük binalar, büyük üniversiteler, büyük medya kuruluşları ve güçlü devlet kurumları da tek başına yeterli değildir. Toplumları ayakta tutan şey; adalet, güven, ahlak, bilgi, dayanışma ve ortak gelecek duygusudur.

Bunları kaybedersek geriye büyük binalar kalabilir. Büyük üniversiteler kalabilir. Büyük medya kuruluşları kalabilir. Büyük devlet kurumları kalabilir. Fakat bütün bunların içinde insan küçülüyorsa, toplum büyüyor sayılmaz.

O halde bugün kendimize şu soruları sormalıyız: Nasıl daha zengin oluruz? Nasıl daha güçlü oluruz? Nasıl daha çok üniversite açarız? Nasıl daha hızlı büyürüz?

Bunların hepsinden önce sormamız gereken soru şudur:

Nasıl yeniden güvenen, düşünen, sorgulayan ve birbirine insan olarak bakabilen bir toplum oluruz?

Çünkü mesele yalnızca bir ülkenin nasıl yönetildiği değildir. Mesele, bir toplumun nasıl bir insan yetiştirdiğidir. Ve belki de gerçek medeniyet tam burada başlar: İnsanı yönetmekte değil, insana insan gibi davranmakta.