Berlin’in İsrail Politikası Değişiyor mu?

Avrupa artık ne kadar susabilir?

Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci-Yazar

Ortadoğu yine ateşin başında. Ancak bu kez mesele yalnızca Gazze değil. Mesele Suriye, mesele Türkiye, mesele İsrail’in giderek genişleyen güvenlik anlayışı ve belki de hepsinden önemlisi, yıllardır İsrail karşısında dikkatli bir dil kullanan Avrupa’nın artık bu sessizliği ne kadar sürdürebileceğidir.

Çünkü artık tabloyu yalnızca tek tek askerî operasyonlar üzerinden okumak mümkün değil. Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan saldırılar, Ortadoğu’nun giderek daha geniş bir çatışma alanına sürüklendiğini gösteriyor. İsrail yönetimi ise neredeyse her yeni saldırıyı güvenlik gerekçesiyle açıklıyor. Fakat burada sorulması gereken asıl soru şudur:

Bir devletin güvenlik anlayışı, başka devletlerin egemenlik haklarının nerede başladığını ve nerede bittiğini belirleme yetkisine sahip olabilir mi?

İsrail’in Suriye’de Ebu Zuhur hava üssüne yönelik saldırısı bu nedenle sıradan bir hava operasyonu olarak değerlendirilmemelidir. İsrail, saldırıyı Türkiye’nin Suriye’de askerî konuşlanma hazırlığı yaptığı iddiasıyla gerekçelendirdi. Ankara ise böyle bir üs kurulacağı iddiasını reddetti ve İsrail’in saldırısını “pervasız” olarak nitelendirdi. İsrail Savunma Bakanı’nın Türkiye’yi Suriye’de “tehlikeli maceralara” karşı uyarmasının ardından Netanyahu’dan gelen açıklamalar da tabloyu daha açık hale getirdi.

Verilen mesaj açıktı:

İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki askerî kapasitesinin güneye doğru genişlemesini kendi güvenliği açısından ciddi bir tehdit olarak görüyor.

İşte burada durmak gerekiyor.

Çünkü artık önümüzde yalnızca İsrail-Filistin meselesi yok. Suriye’de yaşananlar, Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceği ve Avrupa’nın buna vereceği tepki çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor:

Ortadoğu’nun yeni güvenlik mimarisini kim belirleyecek?

İsrail mi? Türkiye mi? ABD mi? Yoksa bölge devletleri ve halkları kendi geleceklerini kendileri mi belirleyecek?

Bir siyaset bilimci açısından meseleye bakıldığında, burada yalnızca askerî güçten söz edemeyiz. Uluslararası siyasette güç; askerî kapasite kadar caydırıcılık, ittifaklar, diplomatik nüfuz ve başka aktörlerin davranışlarını şekillendirme kabiliyetiyle de ölçülür. İsrail’in Suriye’deki hamleleri de bu çerçevede okunmalıdır.

İsrail’in güvenlik doktrini nerede bitiyor?

Asıl tartışma tam da burada başlıyor. Bir devlet kendi güvenliğini gerekçe göstererek başka bir ülkenin topraklarında ne ölçüde askerî operasyon yapabilir? Komşu bir ülkenin askerî kapasitesini daha oluşmadan engelleme hakkını kendisinde görebilir mi?

Ve daha önemlisi:

“Güvenlik” kavramı uluslararası hukukun üzerinde sınırsız bir yetkiye dönüşebilir mi?

Çünkü bu sorular yalnızca İsrail açısından önemli değildir. Uluslararası sistemde bir kez istisna normalleştirilirse, yarın aynı yöntemi başka devletler de kullanabilir. O zaman hukuk geri çekilir, güç siyaseti öne çıkar. Ve Ortadoğu zaten bunun bedelini yıllardır ödüyor.

Suriye neden bu kadar önemli?

Çünkü Suriye artık yalnızca Suriye değildir.

Suriye, Türkiye’nin güvenlik alanıdır. İsrail’in güvenlik alanıdır. ABD’nin stratejik ilgi alanıdır. Rusya’nın geçmişten gelen nüfuz sahasıdır. Aynı zamanda bölgesel aktörlerin geleceğe ilişkin hesaplarının kesiştiği kritik bir coğrafyadır.

Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı ile İsrail’in buna yönelik güvenlik yaklaşımının karşı karşıya gelmesi, iki ülke arasındaki sıradan bir diplomatik anlaşmazlık değildir.

Bu, giderek belirginleşen bir bölgesel güç mücadelesidir.

Türkiye’nin Suriye’deki etkisi arttıkça Ankara ile Tel Aviv’in çıkarlarının daha fazla kesişmesi şaşırtıcı değildir. İsrail, Suriye’de kendisine karşı yeni bir askerî kapasitenin oluşmasını istemiyor. Türkiye ise kendi sınır güvenliğini Suriye’nin geleceğinden bağımsız değerlendirmiyor.

İki ülkenin güvenlik anlayışları giderek aynı coğrafyada karşı karşıya geliyor. Buradaki kritik nokta ise Türkiye’nin sıradan bir bölgesel aktör olmamasıdır. Türkiye bir NATO ülkesidir.

Dolayısıyla Ankara ile Tel Aviv arasında yaşanabilecek ciddi bir askerî kriz, yalnızca iki ülkeyi değil, Washington’ı ve Avrupa başkentlerini de doğrudan ilgilendirir. Artık mesele sadece Tel Aviv ile Şam arasında değildir. Ankara da doğrudan denklemin içindedir.

Ve asıl soru Berlin’de başlıyor

Yazının asıl meselesi ise burada.

Almanya’nın İsrail politikası sıradan bir dış politika tercihi değildir. Alman tarihinin ağır sorumluluğu, Berlin’in İsrail’e yaklaşımını Avrupa’nın diğer başkentlerinden farklılaştırmıştır. Bu nedenle Almanya’da İsrail hükümetine yönelik en küçük siyasi eleştiri bile diğer Avrupa ülkelerindeki açıklamalardan daha büyük anlam taşır.

Fakat Berlin’de siyasi söylemin sınırlarının değişmeye başladığını gösteren işaretler var. İsrailli aşırı sağcı Bakan Itamar Ben-Gvir’e yaptırım çağrıları yapılması ve Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’un Avrupa Birliği’nin İsrail’e yönelik yeni yaptırım seçeneklerini artık tamamen dışlamaması, Almanya açısından küçümsenecek gelişmeler değildir.

Çünkü burada değişen yalnızca birkaç siyasi açıklama değildir. Değişen, siyasi olarak söylenebileceklerin sınırıdır. Yıllardır Almanya’da kurulması son derece zor olan şu cümle artık daha rahat kurulabiliyor: İsrail’in güvenliğini desteklemek, İsrail hükümetinin attığı her adımı desteklemek anlamına gelmez. Bence Berlin açısından asıl kırılma noktası budur.

Avrupa’nın devlet aklında ne değişiyor?

Fransa ve İngiltere’den 100’den fazla eski diplomatın İsrail’in Filistin politikasına karşı daha sert adımlar atılması çağrısında bulunması da bu tablonun başka bir göstergesidir. Silah transferlerinin durdurulması, yerleşim politikalarına karşı yaptırım uygulanması ve uluslararası hukuk kararlarının hayata geçirilmesi yönündeki çağrılar artık yalnızca sivil toplum kuruluşlarından gelmiyor.

Avrupa devlet mekanizmalarının üst kademelerinde görev yapmış isimler de daha yüksek sesle konuşuyor. Bu nedenle mesele yalnızca kamuoyu baskısı değildir. Avrupa’nın kendi devlet aklında bir sorgulama başlamış olabilir. Ancak burada dikkatli olmak gerekir.

Henüz Avrupa’nın İsrail politikasında kesin ve kapsamlı bir dönüşümden söz etmek için erken. Çünkü siyaset biliminde söylem ile politika arasında büyük bir fark vardır.

Bir devletin açıklaması değişebilir.

Gerçek politika ise yaptırımda, silah satışında, ticari ilişkilerde ve diplomatik tercihlerde ortaya çıkar. Dolayısıyla Berlin’in gerçek sınavı bundan sonra başlayacaktır.

Almanya tarih ile hukuk arasında

Berlin’in önündeki denklem kolay değildir. Bir tarafta tarihsel sorumluluk var. Diğer tarafta İsrail’in güvenlik kaygıları. Fakat artık bunların yanında uluslararası hukuk, Filistin meselesi, Gazze’deki insani tablo, Batı Şeria’daki yerleşim politikası, Suriye’deki askerî operasyonlar ve giderek büyüyen Türkiye-İsrail gerilimi de var.

Almanya’nın kendisine sorması gereken soru artık çok daha açık:

İsrail devletinin güvenliğini savunmak ile İsrail hükümetinin bütün politikalarını savunmak aynı şey midir?

Değildir.

Hatta Almanya’nın tarihsel sorumluluğunu daha sağlıklı biçimde taşımasının yolu, belki de tam olarak bu ayrımı yapabilmesinden geçmektedir.

Çünkü İsrail’in güvenliğini savunmak Filistinlilerin haklarını görmezden gelmek değildir. Hamas’ın saldırılarını kınamak, İsrail hükümetinin bütün askerî operasyonlarını onaylamak değildir. Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlamak, Ankara’nın bütün politikalarını desteklemek değildir.

Suriye’nin egemenliğini savunmak da İsrail’in güvenlik endişelerini yok saymak değildir. Gerçek dış politika, bütün bu başlıkları birbirinden ayırabilme yeteneğidir.

Avrupa konuşmaktan eyleme geçecek mi?

Avrupa bugüne kadar çok konuştu. Bildiriler yayımlandı. Endişeler dile getirildi. Uluslararası hukuka vurgu yapıldı. Fakat İsrail söz konusu olduğunda siyasi açıklamaların önemli bir bölümü somut politikalara dönüşmedi.

Şimdi değişen nedir?

Belki de ilk kez tartışmanın merkezinde gerçekten yaptırım var.

Silah transferleri, ticaret, yerleşimler ve uluslararası hukuk artık teorik başlıklar olmaktan çıkıp Avrupa’nın önündeki somut politika seçeneklerine dönüşüyor.

Bu nedenle Avrupa’nın bundan sonraki performansını açıklamaların sertliği değil, atacağı adımlar belirleyecek.

Çünkü dış politikada önemli olan ne söylediğiniz değildir.

Asıl önemli olan, söylediklerinizin arkasında ne kadar siyasi bedel ödemeyi göze aldığınızdır.

Ankara artık seyirci değil

Türkiye açısından da yeni bir dönem başlamaktadır.

Suriye’nin geleceğinde Ankara’nın ağırlığı arttıkça İsrail ile çıkar çatışmasının büyümesi şaşırtıcı değildir. İsrail Suriye’de kendisine karşı yeni bir askerî kapasitenin oluşmasını istemiyor. Türkiye ise kendi sınır güvenliğini Suriye’deki gelişmelerden bağımsız düşünmüyor.

İki ülkenin güvenlik anlayışları giderek daha fazla kesişiyor. Bu nedenle Suriye, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir stratejik temas alanına dönüşebilir. Buradaki en büyük risk ise yanlış hesaplamadır.

Çünkü Türkiye ile İsrail arasında yaşanabilecek doğrudan bir askerî kriz, iki ülkenin sınırları içinde kalmayabilir.

Washington devreye girmek zorunda kalabilir. NATO üzerinde siyasi baskı oluşabilir. Avrupa yeni bir güvenlik kriziyle karşılaşabilir. Suriye ise bir kez daha dış güçlerin rekabet sahasına dönüşebilir.

Öz Cümle: Avrupa’nın gerçek sınavı

Ortadoğu’da yeni bir düzen kuruluyor. Fakat asıl mesele yalnızca bu düzeni kimin kuracağı değildir. Asıl mesele, bu düzenin hangi kurallarla kurulacağıdır. İsrail’in güvenlik kaygıları ciddiye alınmalıdır. Türkiye’nin güvenlik kaygıları da. Suriye’nin egemenliği de. Filistinlilerin yaşam hakkı ve siyasi geleceği de.

Hiçbir devletin güvenlik gerekçesi, uluslararası hukuku tamamen devre dışı bırakan sınırsız bir yetkiye dönüşmemelidir.

Çünkü böyle bir düzen bir kez normalleşirse, yarın aynı yöntemi başka devletler de kullanır. İşte o zaman Ortadoğu’da hukuk değil, güç konuşmaya başlar.

Berlin bugün daha yüksek sesle konuşuyor.

Ankara zaten konuşuyor. Paris ve Londra’dan eski diplomatlar daha yüksek sesle konuşuyor. Fakat Avrupa’nın gerçek sınavı konuşmak değildir. Avrupa’nın gerçek sınavı, gerektiğinde siyasi bedel ödemeyi göze alıp alamayacağıdır.

Şimdi Berlin’in önünde çok daha büyük bir soru var:

İsrail’i desteklemek ile İsrail hükümetinin her politikasını desteklemek aynı şey midir? Eğer Berlin bu iki şeyi birbirinden ayırmaya başlarsa, yalnızca Almanya’nın İsrail politikası değişmiş olmayacak. Avrupa’nın dış politika anlayışında da yeni bir dönem başlayacaktır.

Ve belki de tarih, Avrupa’ya şu soruyu soracaktır:

“Evrensel olduğunu söylediğiniz ilkeler, dostlarınız söz konusu olduğunda da gerçekten evrensel mi?”

İşte bugün Avrupa’nın gerçek sınavı budur.

Sadece konuşacaklar mı, yoksa gerçekten harekete geçecekler mi?