Dr. Şevket Dalboy
Gazeteci Yazar, Siyaset ve Sosyal Bilimci
Savaşlar, bir yangının külünü alıp rüzgârın önüne katarken geriye gerçeğin çıplak sesi kalıyor: İnsanlar kaçıyor. Ellerinde bavul, gözlerinde çocuklarının korkusu, arkalarında yanan şehirlerin izi… Avrupa ise, bir zamanlar “insan haklarının beşiği” olmakla övünen Avrupa, şimdi kapılarını sessizce kapatıyor.
Geçtiğimiz hafta Hollanda’da atılan adım, bu sessizliğin en gür yankılarından biri. İltica hakkını kısıtlayan, aile birleşimini zorlaştıran ve yasadışı yollardan gelenlere yardım edenlerin cezalandırılmasını öngören iki sert yasa, Temsilciler Meclisi’nden geçti. Aşırı sağcı Geert Wilders’in “tüm zamanların en sert iltica yasası” vaadi, parçalanan koalisyonun enkazından sıyrılıp ete kemiğe büründü. Şimdi sıra Senato’da.
Ancak bu yalnızca Hollanda’nın meselesi değil. İtalya, Akdeniz’den gelen botları geri çevirmeyi yasal hâle getirirken, Fransa sınır kontrollerini kalıcılaştırıyor. Almanya, “güvenli üçüncü ülke” tanımını genişleterek iltica başvurularını daha baştan reddetmenin yollarını arıyor. Avrupa’nın dört bir yanında sessizce yükselen duvarlar, aslında kıtanın üzerinde dolaşan bir vicdan krizinin taşla örülmüş hâli.
Bir yanda savaşlara silah, istihbarat, strateji desteği sağlayan, kimi zaman ateşin büyümesine sessiz kalan güçlerin ortaklığı… Diğer yanda, o ateşten kaçmaya çalışanlara kapı kapatmakta gösterdikleri benzersiz bir tutarlılık… Bu ne yaman bir çelişki!
1951 Mülteci Sözleşmesi’ne imza atan Avrupa ülkeleri, bir zamanlar zulümden kaçanlara kucak açma sözü vermişti. Şimdi ise bu sözlerin gölgesinde yükselen soğuk tel örgüler, Ege’nin soğuk sularına, Akdeniz’in dalgalarına, sınır kapılarında titreyen ellerdeki evraklara gömülen umutlara dönüştü.
Geçen hafta Sırbistan sınırında elinde yalnızca bir bebek battaniyesiyle bekleyen Suriyeli bir annenin gözyaşları, Avrupa’nın kapıları gibi donmuştu. Battaniyenin ufacık bir kenarına tutunurken bile hayatta kalmaya tutunuyordu. O annenin bakışlarındaki sessizlik, Brüksel’in koridorlarındaki cümlelerden çok daha fazlasını söylüyordu.
Rakamlara bakıldığında 2025’in ilk çeyreğinde iltica başvurularında yüzde 50 düşüş var diyorlar. Bu düşüşün ardında bir umut arayışının bile insana suçmuş gibi hissettirildiği bir karanlık var. İnsanlar korkuyor, yolculuğa çıkmaya cesaret edemiyor; Avrupa kapılarını yavaşça kapatırken umut da sessizce gömülüyor.
Hollanda’daki düzenleme sadece yasal bir madde değişikliği değil; Avrupa’nın insanlığın en temel hakkı olan güven içinde yaşama hakkına karşı kapılarını kapatma kararıdır. Mültecilerin üç yıl sonra yeniden diken üstünde kalacak olması, aile birleşimlerinin imkânsız hâle getirilmesi, insanlara “geldiğiniz gibi geri gidin” demekten başka bir şey değildir.
Avrupa, bir yandan savaşlara yakıt taşırken, diğer yandan savaşın dumanından kaçanları geri püskürterek tozu dumana katıyor, ortalığı karanlığa çeviriyor.
Bu karanlık, sadece sınırların değil, vicdanların da kapandığı karanlıktır.
Bir zamanlar özgürlüğün, adaletin, eşitliğin sesi olduğunu iddia eden Avrupa, şimdi kapılarını kapatırken geride tek bir soru bırakıyor:
Kapılarını kapattığın bu insanlar mı seni karanlığa sürükleyecek, yoksa kendi ellerinle ördüğün bu duvarlar mı?
Çünkü asıl karanlık, sınırları değil, insanın insanlığını unuttuğu yerde başlar.


































