Dr. Sevket Dalboy yazdı: Suriye Kriz…

Suriye, uluslararası güçlerin karşı karşıya geldiği bir vekalet savaşının sahnesi olmaya devam etmektedir. 2011 yılında patlak veren iç savaşın başında hızla güç kaybeden Esad rejimi, zamanla Rusya ve İran’ın desteğiyle sahadaki varlığını yeniden tahkim etti. Ancak rejim, ülkenin büyük bir bölümünde doğrudan kontrolü sağlamakta zorluk yaşamıştır. Bu durum, Esad’ın iktidarını gizli hücreler ve yerel milisler aracılığıyla sürdürmesine yol açmıştır.

2024 yılında muhaliflerin ilerleyişi sonucu Esad rejimi devrilmiş, Esad ülkeyi terk ederek Rusya’ya kaçmak zorunda kalmıştır. Yeni yönetim olarak Ahmed Şara öne çıkmış ve kısa sürede Avrupa, ABD ve Türkiye tarafından tanınmıştır. Ancak burada dikkat çeken nokta, daha önce uluslararası terör listelerinde yer alan ve terörist olarak görülen bir figürün, değişen siyasi dengeler sonucunda meşru bir lider olarak tanınmasıdır. Bu durum, küresel siyasette dilin ve söylemin nasıl değişkenlik gösterebileceğini ortaya koymaktadır. “Terörist” ve “lider” kavramları, kimi zaman uluslararası çıkarlar doğrultusunda yeniden şekillendirilen etiketlerden ibaret olabilmektedir.

Bu bağlamda, Suriye krizinin geleceğini belirleyecek temel faktörler üzerinde durulması gerekmektedir.

Vekalet Savaşı ve Güç Dengeleri

Suriye’deki vekalet savaşı, bölgesel ve küresel aktörlerin doğrudan müdahaleleriyle şekillenmiştir. Rusya, İran ve Hizbullah, Esad rejimine askeri ve lojistik destek sağlarken; ABD, İsrail ve Batılı ülkeler ise PYD/SDG gibi unsurları desteklemiştir. Türkiye ise hem sınır güvenliği politikaları hem de bölgedeki istikrar arayışı çerçevesinde doğrudan müdahil olarak, Türkmenlerin ağırlıkta olduğu grupları desteklemiştir.

Esad rejiminin yıkılmasıyla birlikte, yeni yönetimin uluslararası güçlerle kuracağı ilişkiler ve iç dengeler, Suriye’nin geleceğini belirleyecek en önemli faktörlerden biri haline gelmiştir. İsrail, Suriye’deki hava saldırılarını artırarak yeni yönetimin hareket kabiliyetini kısıtlamakta, özellikle stratejik askeri noktaları hedef alarak Suriye’yi istikrarsızlaştırmaya devam etmektedir. Uluslararası toplum ise bu duruma karşı kayıtsız kalmaktadır.

Esad Rejiminin Gizli Hücreleri ve Karşı-Devrim İhtimali

Esad rejiminin yıkılmasıyla birlikte, eski rejime bağlı unsurlar tamamen ortadan kalkmamış, aksine yeraltına çekilerek gizli hücreler halinde varlıklarını sürdürmüştür. Bu hücreler, 2025 yılının Mart ayında yeni yönetime karşı saldırılar düzenlemeye başlamış ve Suriye’nin çeşitli bölgelerinde kanlı çatışmalar yaşanmıştır. Bu sırada sivillere yönelik kanlı saldırılar gerçekleşti.

Bu gelişmeler, Esad’ın ya da ona sadık unsurların bir karşı-devrim planlıyor olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Eski rejime bağlı istihbaratçılar, subaylar ve paramiliter güçler, yeni yönetimi zayıflatmak ve ülkede yeniden istikrarsızlık yaratmak amacıyla suikastlar, bombalı saldırılar ve sabotajlar düzenlemektedir. Özellikle Halep, Deyrizor ve İdlib bölgelerinde yoğunlaşan bu saldırılar, yeni yönetimin güvenlik kapasitesini ciddi şekilde sınamaktadır.

Bu noktada karşı-devrim ihtimalinin başarıya ulaşıp ulaşamayacağı şu temel faktörlere bağlıdır:

Dış Destek: Esad’ın Rusya, İran veya Hizbullah gibi müttefiklerinden destek alıp almadığı belirleyici olacaktır.

Yeni Yönetimin Gücü: Mevcut yönetimin güvenliği sağlamadaki başarısı, Esad yanlısı unsurların etkisini azaltabilir veya artırabilir.

Halkın Tavrı: Suriyelilerin büyük bir kısmı Esad rejiminden kurtulmuş olmayı bir kazanım olarak görüyorsa, eski rejime karşı direniş gösterecektir.

Ancak şu açıkça görülmektedir ki, Esad rejimi sadece askeri operasyonlarla değil, gizli hücreler aracılığıyla da yeni yönetimi yıpratmaya ve ülkeyi kaosa sürüklemeye devam etmektedir. Bu nedenle, Suriye’nin geleceği hâlâ belirsizliklerle doludur ve yeni yönetimin alacağı stratejik kararlar, ülkenin kaderini belirleyecektir.

Türkiye’nin Suriye Politikası

Türkiye, Suriye’deki gelişmelerde hem sınır güvenliği hem de insani sorumluluklar açısından kritik bir aktör olmuştur. Türkiye’nin bölgedeki rolü, hem bölgesel hem de küresel düzeyde önemli bir etkiye sahiptir. Suriye’nin iç savaşına müdahil olmasının arkasında sadece güvenlik kaygıları değil, aynı zamanda bölgesel istikrarı sağlamaya yönelik bir strateji de bulunmaktadır. Türkiye, Suriyeli mülteciler konusunda uluslararası alanda en büyük yükü üstlenmiş ve güvenli bölgeler oluşturarak mültecilerin geri dönüşü için önemli adımlar atmıştır. Ancak, bu politikalar, Batı ülkeleri tarafından zaman zaman eleştirilmiş ve Türkiye’nin askeri müdahaleleri uluslararası diplomatik gerilimlere yol açmıştır.

Türkiye’nin Suriye’deki etkinliği, yalnızca askeri operasyonlar ve mülteci politikalarıyla sınırlı değildir. Türkiye’nin, Suriye ile olan tarihi bağları, kültürel etkisi ve sınır komşusu olmasının verdiği stratejik avantajlar, bu ülkenin Suriye’deki söz hakkını güçlendiren unsurlardır. Bölgedeki PKK/PYD varlığı, Türkiye için en büyük tehditlerden birini oluşturmaktadır. ABD’nin PYD’ye verdiği destek, Ankara ile Washington arasındaki ilişkilerde ciddi gerilimlere yol açmış, bu durum Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını kaçınılmaz hale getirmiştir. Türkiye’nin Suriye’deki stratejik yönelimleri, yalnızca ulusal güvenliği değil, aynı zamanda bölgedeki dengeyi ve güç ilişkilerini de doğrudan etkilemektedir.

İsrail ve ABD’nin PKK/YPG’ye Desteği

PKK/YPG’yi sadece ABD emperyalizmi desteklemiyor; aynı zamanda Siyonist İsrail de stratejik planları doğrultusunda bu grubu kullanmaktadır. ABD, Suriye’deki çıkarlarını koruma amacıyla PYD/SDG’ye askeri ve lojistik destek sağlarken, İsrail de bu yapıyı bölgedeki dengeleri kendi lehine çevirmek için bir araç olarak görmektedir.

Özellikle ABD’nin verdiği silah ve eğitim desteği, PYD’yi sahada daha etkin hale getirirken, bu durum Türkiye açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. İsrail ise, tıpkı ABD gibi, PKK/YPG’yi doğrudan bir vekil güç olarak kullanmayı hedeflemekte ve bölgedeki istikrarsızlığı derinleştiren bir politika izlemektedir.

Burada dikkat çeken nokta, PKK/YPG’nin Batı tarafından bir “müttefik” olarak sunulmasına rağmen, Türkiye için en büyük terör tehditlerinden biri olarak kabul edilmesidir. Bu durum, uluslararası siyasette kullanılan dilin ve söylemin nasıl farklı perspektiflere göre şekillendiğini göstermektedir. Bir tarafın terör örgütü olarak tanımladığı bir yapı, bir diğer aktör tarafından sahada işlevsel bir ortak olarak görülebilmektedir.

Bu destek, Suriye’deki mevcut çatışmaların derinleşmesine ve bölgesel denklemlerin daha da karmaşıklaşmasına yol açmaktadır. Türkiye’nin güvenlik politikaları bu bağlamda kaçınılmaz bir şekilde şekillenmekte ve Ankara, PKK/YPG tehdidine karşı askeri operasyonlarını sürdürmek zorunda kalmaktadır.

Öz Cümle:: Suriye Krizinin Geleceği ve Bölgesel Denge

Suriye’deki vekalet savaşı, bölgesel ve küresel aktörlerin çıkar çatışmaları nedeniyle kısa vadede sona ermeyecektir. Esad rejiminin gizli hücreleri ve yerel milislerle iktidarını sürdürme çabaları, yeni çatışmaların kapısını aralayabilir. İsrail’in hava saldırıları ve bölgedeki askeri operasyonları, Suriye’nin yeniden inşa sürecini zorlaştırırken, Türkiye’nin bölgedeki rolü de güvenlik ve insani açıdan büyük önem taşımaktadır.

ABD ve İsrail’in PKK/YPG’ye verdiği destek, bölgedeki güç dengelerini daha karmaşık hale getirmekte ve Türkiye’nin güvenlik politikalarını zorlaştırmaktadır. Bu destek, sadece Türkiye için değil, bölgesel istikrar için de ciddi tehditler yaratmaktadır.

Suriye’nin geleceği, bölgesel aktörlerin ilişkilerine ve uluslararası stratejik tercihlere bağlı olarak şekillenecektir. Türkiye’nin bölgedeki etkisi, bu süreçte kritik bir rol oynayacaktır. Suriye’nin istikrarı, ancak uyumlu ve sürdürülebilir bir diplomasiyle sağlanabilir.