Almanya, 34 yıl sonra ilk kez dünyanın en yüksek net dış varlığa sahip ülkesi unvanını Japonya’nın elinden alırken, bu tabloyu alkışlayan küresel ekonomi çevrelerinin aksine, ülke içinde farklı bir gerçeklik yaşanıyor: Zenginleşen devletin gölgesinde, halkın büyük kısmı giderek yoksullaşıyor.

Yüksel Gül

2024 sonunda Almanya’nın net dış varlıkları 3,51 trilyon Euro’yu buldu. Ancak bu makroekonomik başarı, toplumun geniş kesimlerinin yaşam kalitesine doğrudan yansımıyor. Artan kira fiyatları, yükselen enflasyon, düşen reel ücretler ve kısıtlanan sosyal yardımlar, sosyal devletin işlevselliğini sorgulatıyor.

Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Siyaset ve Sosyal Bilimci Dr. Şevket Dalboy, bu durumu şöyle yorumluyor:

“Devlet düzeyinde zenginlik biriktirilirken, halkın refahı giderek eriyor. Bu durum, klasik kapitalist yapının temel bir çelişkisidir: Sermaye küreselleşirken, emek yerelleşmeye mahkûm ediliyor. Yani şirketler ve devlet sınırları aşan varlıklar edinirken, vatandaş market raflarında temel gıdaya ulaşmakta zorlanıyor. Almanya’nın bu dış varlık birikimi, halkın cebine değil, sermayenin kasasına akıyor.”

Dr. Dalboy’a göre, bu tablo sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal bir soruna işaret ediyor:

“Sosyal devletin görevi sadece dış ticaret fazlası vermek değil, bu fazlayı toplumun tamamına adil şekilde dağıtabilmektir. Aksi halde, Almanya gibi yüksek refah iddiasındaki ülkelerde bile derin sınıfsal uçurumlar oluşur. Bu, yalnızca ekonomik değil, kültürel ve siyasal bir erozyonu da beraberinde getirir.”

Kapitalizmin çarkları dönerken, onun ürettiği servet sadece belirli katmanlarda birikiyor. Oysa bir toplumun gerçek zenginliği, yalnızca dış alacaklarında değil; halkının güvenle, huzurla ve onurla yaşamasında saklı.