Bir zamanlar insan insana ayna olurdu. Şimdi ekranlarımıza bakıyoruz, kendi suretimizden bile korkar olduk.

Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci, IGÜ
Araştırmacı Gazeteci ve Yazar

Bir zamanlar bir “nasılsın?” dünyaları yerinden oynatırdı. Şimdi yüzler soğuk, diller mühürlü, kalpler kitli. Saat kaç olursa olsun biri aradığında açıyorsun, koşuyorsun, elindekini veriyorsun; ama onlar hep meşgul, hep yorgun, hep kendi dertlerinde boğulmuş. Soramıyorlar: “Sen nasılsın?” diyemiyorlar. Çünkü kapitalist kültür, insanı kendinden başka kimseyi görmez hâle getirdi.

Bir zamanlar ekmek sofrasında bile sessiz bir şükran olurdu. Şimdi her lokma, reklamların ve dizilerin pompaladığı açgözlülüğün suskun tanığı. Lüks arabalar, marka ayakkabılar, etiketli hayatlar, parlayan şehir ışıkları… Hepsi, insanın özüne çekilmiş bir kurşun gibi.

Filmler aileyi alay konusu yaptı, diziler sadakati küçümsedi, reklamlar erdemleri çöp kutusuna attı. Kumar masaları artık mahalle aralarında, uyuşturucu sokak lambaları kadar sıradan, cinsellik bir tık kadar yakın, eğlence adına yapılan her şey insanın ruhunu kemiren sessiz bir kanser.

Bu yüzden biz birbirimizin derdiyle dertlenirken kendi yaralarımızı unuttuk, onlar kendi dertlerinden başka bir şey bilmez oldular. İnsan, insanın sesini unutunca, insan insanlıktan uzaklaşır.

Bize ne oldu?

Bize olan şey, erdemlerin reklamlar kadar ses çıkarmamasıdır. Bize olan şey, kendimize yabancılaşmamızdır.

Kapitalist kültür, bizi oyuncak gibi bir hayatın içine hapsetti: Tüket, unut, daha çok tüket, daha çok unut. Sevgiyi unuttuk, şefkati unuttuk, merhameti unuttuk, paylaşmayı unuttuk.

Ama bu yozlaşmanın önünde durmak hâlâ mümkün. Çünkü insanın özü hâlâ nefes alıyor, karanlığın içinde bir kıvılcım gibi yanmaya devam ediyor. Bir selamda, bir omuzda, bir “Ben buradayım” deyişinde, bir lokmayı bölüşmede…

Bize ne oldu diye sorma artık. Kendine sor: Bu çürümüş dünyanın içinde kalbini hâlâ koruyabilecek misin?