Dr. Şevket Dalboy yazdı…

Almanya hükümeti, yıllardır tartışılan bir adımı atıyor: Ulusal Güvenlik Konseyi. Resmî gerekçe belli: Hızlı karar almak, krizlere hazırlık yapmak, Almanya’nın çıkarlarını daha iyi korumak. Peki gerçekte kimin çıkarı korunacak?

Kapitalist sistemde “güvenlik” kavramı çoğu zaman eşitsizliklerin üzerini örten bir şal işlevi görür. Halkın güvenliği denildiğinde akla, yoksullara insanca yaşam sağlamak, eğitimde ve sağlıkta eşitliği garanti etmek, barınma sorununu çözmek gelmez. Aksine, güvenlik çoğu zaman devletin sınırlarını, sermayenin çıkarlarını ve ordunun varlığını güçlendirmek anlamına gelir. Almanya’nın yeni güvenlik konseyi de bu bağlamda değerlendirilmeli.

Bugün Berlin’in önceliği, enerji krizinde şirketlerin çıkarlarını korumak, NATO’nun taleplerine yanıt vermek ve dış politikada askeri adımları hızlandırmak. Yoksullaşan halkın, artan kiraların, kemer sıkma politikalarının gündemden düştüğü bir noktada “ulusal güvenlik” söylemi, toplumun dikkatini başka yöne çevirmeye yarıyor.

Üstelik bu konsey kapalı kapılar ardında çalışacak. Demokratik denetim neredeyse sıfır olacak. Bakanlıklar, istihbarat, ordu ve özel sektör temsilcileri karar mekanizmasının içinde yer alacak, ama emek örgütleri, sendikalar ya da sivil toplumun gerçek temsilcileri yok. Yani bu kurul, halkın değil, sermaye blokunun güvenliğini esas alacak.

Asıl güvenlik, milyonlarca insanın yoksulluk ve işsizlikle mücadele ettiği bir ülkede sosyal adaleti sağlamakla mümkündür. Oysa hükümet, kaynakları sosyal politikalar yerine askerî aygıta yönlendiriyor. “Güvenlik uyanışı” dedikleri şey, aslında militarizmin yeniden uyandırılmasından başka bir şey değil.