Dr. Şevket Dalboy – Siyaset ve Sosyal Bilimci, Gazeteci (İGÜ)

Amerikan emperyalizminin bugün sergilediği haydutluk, geçici bir sapma değil; bu düzenin tarihsel sürekliliğinin güncel biçimidir. Yaşananlar bir istisna olarak değil, sistemin olağan işleyişi olarak okunmalıdır. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun, uluslararası işbirlikçiler aracılığıyla ülkesinden kaçırılması, bu işleyişin ulaştığı aşamayı açık biçimde göstermektedir. Buna karşın Birleşmiş Milletler’in, NATO’nun ve Avrupa Birliği’nin sessizliği tesadüf değildir. Bu yapılar artık evrensel hukuku temsil eden mekanizmalar olmaktan çıkmış; küresel güç ilişkilerinin parçası hâline gelmiştir.
Asıl soru şudur:
Nasıl bir dünya düzeninde bir devlet, başka bir devletin başkanını kaçırmayı, yargılamayı ve mal varlığına el koymayı kendinde hak görebilir; üstelik bunu “demokrasi” ve “hukuk” söylemiyle gerekçelendirebilir?
Bu tablo, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığını göstermektedir. Sahada belirleyici olan, yazılı metinler değil; güç dengeleridir. “Güçlülerin hukuku” olarak tanımlanabilecek bu pratik, zayıf olanlar açısından istikrarsızlık, yoksulluk ve şiddet üretme potansiyeli taşımaktadır.
Orman Kanunu mu, Uluslararası Sistem mi?
Bugün “uluslararası sistem” olarak adlandırılan yapı, giderek hukuki ilkelerden uzaklaşmakta; güç merkezli bir ilişki alanına dönüşmektedir. Devletler arası ilişkiler, normlar ve anlaşmalar üzerinden değil; tehdit, baskı ve fiili dayatmalar üzerinden şekillenmektedir. Bu dönüşüm yeni değildir, ancak son yıllarda daha açık ve daha pervasız bir karakter kazanmıştır.
Trump’ın uzun süredir dillendirdiği yayılmacı planlar bu eğilimin görünür örneklerindendir. Grönland’ın “alınabilir” bir toprak gibi hedef gösterilmesi, anlık bir çıkıştan ibaret değildir. Bir NATO ülkesinin toprağının pazarlık konusu yapılabilmesi, uluslararası düzenin hangi noktaya savrulduğunu göstermektedir. Bu tür açıklamalar, diplomasinin değil; güç siyasetinin dilidir.
Böyle bir ortamda hukuk, meşruiyet üretme kapasitesini kaybetmekte; meşruiyet giderek gücün kendisinden türetilmektedir. Bu eğilim sürdüğü sürece, uluslararası sistemin kurallara dayalı bir yapı olmaktan uzaklaşma riski artmaktadır.
Süreklilik Gösteren Bir Pratik
Manuel Noriega’nın 1989’da Panama’dan kaçırılması sırasında kullanılan gerekçelerle, bugün Maduro’ya yöneltilen gerekçeler arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Aradan geçen yıllar, kullanılan yöntemlerde ya da meşrulaştırma söyleminde esaslı bir değişim yaratmamıştır.
Irak’ın “kitle imha silahları” iddiasıyla işgali,
Libya’nın “insan hakları” söylemiyle parçalanması,
Suriye’nin vekâlet savaşlarıyla istikrarsızlaştırılması
Bu örnekler, tekil olaylar olarak değil; belirli bir siyasal pratiğin sürekliliği olarak okunmalıdır. Dolayısıyla mesele tek tek liderler ya da ülkeler değildir. Tartışılması gereken asıl olgu, emperyalizmin işleyiş biçimidir.
Bir devlet başkanının kaçırılmasını ve ardından doğal kaynaklara el konulmasının açıkça dile getirilmesini, hukuki bir operasyon olarak tanımlamak mümkün değildir. Bu tür pratikler, devletler arası ilişkilerin hangi noktaya sürüklendiğini göstermektedir.
Cehaletin Sistematik Üretimi
Bu düzen yalnızca askeri ya da siyasi araçlarla sürdürülmemektedir. En az bunlar kadar etkili olan bir diğer unsur, cehaletin sistematik biçimde üretilmesidir. Kendi yoksulluğunun nedenlerini sorgulamayan, yapısal ilişkileri analiz etmeyen kitleler, emperyal müdahaleleri meşru görmeye daha yatkın hâle getirilmektedir.
Maduro’nun halkını yoksullaştırdığı iddiasını dillendirenlerin büyük bölümü, küresel ekonomik düzenin kendi yaşam koşulları üzerindeki etkisini sorgulamaz. Bu durum bireysel bir bilinç eksikliğinden çok, uzun vadeli bir politik yönlendirmenin sonucudur.
Eğitim kurumlarının bilgi üretme kapasitesi zayıfladıkça, itaat ve uyum öne çıkmaktadır. Sistem, kendi ihtiyaç duyduğu sınırlı elit kadroyu yetiştirirken; geniş kitleleri rekabet, bireysel kurtuluş ve çıkar odaklı bir zihniyetle şekillendirmektedir. Bu eğilim, toplumsal dayanışmayı aşındıran bir etki yaratmaktadır.
Kapitalizm ve Emperyal İlişki
Günümüzde emperyalist politikalar çoğu zaman askeri müdahaleden önce ekonomik araçlarla ilerlemektedir. Kapitalizm, insanları yalnızlaştıran, örgütsüzleştiren ve toplumsal bağları zayıflatan bir işlev görmektedir. Bu durum, rastlantısal değil; belirli bir toplumsal mühendisliğin parçası olarak okunmalıdır.
Uluslararası kurumlar da bu yapının dışında değildir. Güçlü aktörlerin çıkarlarını koruyan bir işlev üstlenirken, zayıf ülkeler açısından çoğu zaman oyalayıcı bir rol oynamaktadırlar. Mevcut eğilimler devam ettiği takdirde, küresel ölçekte daha derin krizlerin ortaya çıkma ihtimali güçlenmektedir. Böyle bir tabloda, ortaya çıkabilecek kaosun bedelinin kimler tarafından ödeneceği de rastlantısal olmayacaktır:
Yoksul ülkelerin halkları ve işbirlikçi rejimlerin ezilen kesimleri, bu tür krizlerin yükünü taşımaya en yatkın gruplar olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç Yerine
Emperyalist politikaların bu denli rahat uygulanabilmesi, küresel ölçekte etkili ve örgütlü bir karşı duruşun zayıflığıyla doğrudan ilişkilidir. Dünya halkları uzun süredir pasifize edilmekte; bireysel kurtuluş söylemleri kolektif tepkinin yerini almaktadır.
Bu düzenin adalet üretme kapasitesi sınırlıdır.
Bu düzenin barış üretme iddiası zayıftır.
Tarihsel deneyimler göstermektedir ki, güce dayalı bir hukuk anlayışı sürdürülebilir değildir. Bu tür bir düzen, zaman içinde yalnızca hedef aldığı toplumları değil, onu kuran yapıları da istikrarsızlaştırma potansiyeli taşır.



































