Dr. Şevket Dalboy – Siyaset ve Sosyal Bilimci / İGÜ / Gazeteci
Düşünün…
Sıradan bir konteyner. Dışarıdan sadece metal bir kutu gibi. Ama içi? Sessiz bir felaket saklıyor. İki buçuk ton kokain… Kulağa sadece bir sayı gibi geliyor olabilir. Ama bir gramı bir hayatı söndürmeye yetiyorsa, bu konteyner milyonlarca hayatı karartabilecek güçte. Milyonlarca genç, çocuk, ana baba… Bir kamyon zehrin arkasında nice yıkılmış yuva, nice solmuş ömür saklı.
Hamburg Bölge Mahkemesi’nde geçtiğimiz günlerde başlayan dava, bu acı gerçeğin sadece küçük bir parçasını ortaya koydu. On bir kişi, Şubat 2024’te Ekvador’dan gelen ve içinde iki buçuk ton kokain bulunan bir konteyneri Almanya’ya sokmakla suçlanıyor. Konteynerin test alanına gitmesi gerekirken izini kaybettirdiği belirtiliyor. Savcılığa göre uyuşturucu, bilinmeyen kişilerin eline geçti. Eylül ayında ise 2,2 ton kokain başka bir konteynerle bir depoya getirildi. Bu sefer yakalandılar. Ama olay bu kadarla bitmedi.
Bazı haberler vardır; okursunuz, içinizde bir sızı kalır. Sessizce geçip gider ama etkisi yıllarca sürer. Hamburg’daki uyuşturucu davası da öyle bir haber. 11 kişi, tonlarca kokainle yakalanmış. Şubat’ta 2,5 ton, Eylül’de 2,2 ton… Rakamlar kuru kuruya geçip gidiyor olabilir ama bir durun. Bir düşünün: Bu kadar uyuşturucu kaç ocağı söndürürdü? Kaç genç bu maddeyle tanışacak, kaç aile yavaş yavaş yok olacaktı?
Dava başladıktan kısa süre sonra yarıda kesildi. Çünkü sanıklardan biri, iddianameyi kendi ana dili olan Panjabi dilinde okumamıştı. Evet, doğru duydunuz. Tonlarca kokainin hesabı sorulmadan mahkeme salonu dağıldı. Sebep: Dil.
Şimdi durup düşünelim…
Eğer bu uyuşturucu ele geçirilmeseydi, hangi mahalleye ulaşacaktı?
Hangi okulun arka bahçesinde satılacaktı?
Hangi çocuğun kanına karışacaktı?
Hangi bar ya da diskoda el altından dağıtılacaktı?
Kaç hayatı bir daha geri gelmemek üzere karartacaktı?
Kaç baba, evladının uyuşturucu bağımlılığıyla sarsılacaktı?
Kaç anne, her gece dua edecek ama sabaha korkarak uyanacaktı?
Bunu sormazsak, biz de o sessizliğin bir parçası oluruz.
Uyuşturucu sadece bir madde değildir. Uyuşturucu, bir nesli çürütme aracıdır. Sessizce girer eve, okula, hayata… Gözle görünmez ama sonuçları haykırır: Yıkım, yalnızlık, çaresizlik.
Bu insanlar tonlarca uyuşturucuyu limanlardan içeri sokarken hiç kimse bir “dil engeli”ne takılmadı. Hiçbir gemi tercüman beklemedi. Ama mahkeme salonunda, tam hesap sorulacakken işler bir anda yavaşladı.
Hamburg Limanı: Bir geçit değil, bir sızıntı noktası
Avrupa’nın en büyük ticaret limanlarından biri artık zehir tacirlerinin de uğrak noktası olmuş durumda. Sadece Hamburg değil, Rotterdam’dan Antwerp’e kadar pek çok liman benzer riskler taşıyor. Uyuşturucu baronları, global taşımacılığın sağladığı açıklıklardan faydalanıyor. Konteynerler adeta Truva Atı gibi… İçlerinde sadece mallar değil, bir toplumun çöküşü saklı.
Küçük suça ağır ceza, büyük suça geçiş üstünlüğü
Ne acı ki, bir genç parkta yüksek sesle konuşsa, bir başkasına laf atsa sabaha kadar ailesinin geçmişi araştırılır. Sosyal medya hesapları, arkadaş çevresi, okul kayıtları didik didik edilir. Ama tonlarca uyuşturucudan söz edildiğinde kapılar “dil sorunu”, “usul eksikliği”, “yargı sürecinin doğallığı” gibi gerekçelerle aralanır.
İnsan hakları mı, insan hayatı mı?
Bir sanığın ana dilinde savunma hakkı elbette kutsaldır. Hukukun temelidir. Ama şu soruyu yüksek sesle sormamız gerekir:
Uyuşturucuya kurban gidecek binlerce çocuğun hakkı ne olacak?
Onların yaşam hakkı? Sağlık hakkı? Temiz bir gelecek hakkı?
Neden bir sanığın tercüme hakkı, binlerce çocuğun hayatından daha güçlü savunuluyor?
Bu dava sadece teknik bir dosya değil, toplumsal bir alarmdır.
Ve biz bu kaderi “dil sorunu” gibi teknik ayrıntılara bırakamayız. Eğer bu uyuşturucu ele geçirilmeseydi, o uyuşturucu baronlarının ördüğü ağ devam edecek, nice gemiler Hamburg Limanı gibi limanlara girip toplumu zehirlemeye devam edecekti. Buna nasıl izin verirsiniz?
Sessizlik de Bazen Suçtur: Avrupa Limanlarında Denetimsizlik ve Medyanın Gönüllü Körlüğü
Hamburg’daki dava yalnızca bir liman hikâyesi değildir. Bu, Avrupa’nın dört bir yanındaki limanlarda sessizce akan kara nehrin bir parçasıdır. Her konteyner, yalnızca eşya değil, aynı zamanda uyuşturucu, zehir, çürüme taşıyor.
Ama soralım:
Neden bu kadar kolay giriyor bu maddeler Avrupa’nın göbeğine?
Neden bu kadar rahat taşınıyor milyonlarca insanın geleceğini yok edecek zehir?
Cevap karmaşık değil: Limanlar delik deşik.
Gümrükte çalışanlar yetersiz, teknolojik taramalar eksik, kontrol sistemleri çoğu zaman göstermelik. Her yıl milyonlarca konteyner geliyor Avrupa’ya. Ama sadece binde biri denetleniyor. Diğerleri “güven” adı altında geçip gidiyor.
Peki medya?
Medya görmesi gereken yere bakmıyor.
Hamburg gibi büyük limanlarda yakalanan tonlarca kokain haberi birkaç gün sürüyor. Manşet bile olmuyor çoğu zaman. Ardından sessizlik. Oysa bu haberler ekranlara her düştüğünde bir anne endişeyle bakmalı, bir öğretmen öğrencisini düşünmeli, bir siyasetçi koltuğunda huzursuzlanmalıydı.
Ama olmuyor.
Uyuşturucuyla savaş uzun soluklu manşetlere göre “reyting getirmiyor.”
Bir futbolcunun transferi, bir sanatçının aşk hayatı daha çok tıklanıyor. Bir gazeteci bir sanığı takip etmek yerine skandal arıyor. Oysa asıl skandal, her gün limanlardan içeri giren sessiz felakettir.
Uyuşturucuyla mücadele reyting getirmiyor.
Uyuşturucu haberleri siyasilerin işine gelmiyor, “güvenlik zafiyeti” konuşulmasın isteniyor. Medya da limanlar gibi: Giriş açık, denetim zayıf.
Oysa gazetecilik sadece haber aktarmak değil, toplumun vicdanını ayağa kaldırmaktır.
Uyuşturucunun ulaştığı her genç, bir eğitim hayalini yitiriyor.
Her madde, bir ailede sessiz bir çöküş başlatıyor.
Ve biz sadece izliyoruz. Hem yargı sistemi, hem medya, hem toplum olarak.
Peki neden bu suskunluk?
Belki yorgunluktan, belki alışkanlıktan…
Ama daha kötüsü varsa o da “gönüllü suskunluk”tur.
Yani görüp de yazmamak, bilip de anlatmamak, sadece izlemek. Ve bu artık ihmalkârlık değil, suça ortaklık demektir.
Sözün özü:
Uyuşturucu sadece çocuklarımızın damarlarına değil, bu sistemin damarlarına da sızmış durumda. Bu nedenle mücadele yalnızca polisle, mahkemeyle değil, medya eliyle, siyaset eliyle, halk eliyle yürütülmeli. Ama önce bu sessizlik kırılmalı. Çünkü
Sessizlik de bazen suçtur.


































