Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci, Gazeteci ve Yazar

12 Eylül 1980… Türkiye’nin yakın tarihine kara bir leke olarak kazınan o günün üzerinden tam 46 yıl geçti. Fakat bazı tarihler takvim yapraklarından düşse de toplumların hafızasından silinmez. 12 Eylül de onlardan biridir. Çünkü o gün yalnızca bir hükümet devrilmedi; demokrasi askıya alındı, hukuk susturuldu, siyaset yasaklandı ve toplum korkuyla teslim alınmaya çalışıldı.

DARBE SADECE ANKARA’DA YAPILMADI

12 Eylül’ü yalnızca Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle açıklamak, darbenin uluslararası boyutunu görmezden gelmek olur. Darbenin gerçekleştiği dönem, Soğuk Savaş’ın en sert yıllarıydı. Türkiye, NATO’nun önemli ülkelerinden biriydi ve ABD açısından hem Sovyetler Birliği’ne karşı stratejik bir müttefik hem de bölgedeki önemli bir askeri merkezdi.
Darbe sonrasında ABD yönetiminin tavrı da yıllardır tartışılan bir ayrıntıyı tarihe bıraktı. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a darbe haberinin verildiği ve ardından Amerikan tarafında “Our boys have done it” — “Bizim çocuklar yaptı” sözünün kullanıldığı anlatılır. Bu ifadenin tarihsel ayrıntıları tartışılabilir; ancak 12 Eylül’ün ABD’nin Soğuk Savaş politikalarından bağımsız düşünülemeyeceği gerçeği ortadadır.
Ve insanın aklına ister istemez şu soru gelir:
Amerika’nın “bizim çocukları” kimdi?

ONLARIN “BİZİM ÇOCUKLARI”, BİZİM ÇOCUKLARIMIZI EZDİ

Onların “bizim çocukları” yönetime el koyduğunda, bizim çocuklarımızın hayatı karardı.
Devrimciler cezaevlerine dolduruldu. Ülkücüler cezaevlerine dolduruldu. Siyasetçiler susturuldu. Aydınlar, sanatçılar, yazarlar ve şairler baskı altına alındı. Sendikalar kapatıldı, siyasi partiler yasaklandı, düşünce suç haline getirildi.
Cezaevlerinde işkence vardı. İdam sehpalarında genç insanların hayatları vardı. Yasaklanan kitaplar, susturulan kalemler, parçalanan aileler ve yıllarca dinmeyen acılar vardı.
12 Eylül, toplumun yalnızca siyasetini değil, hafızasını ve geleceğini de hedef aldı.

“BİR SAĞDAN, BİR SOLDAN ASTIK!”

Darbe rejiminin başındaki Kenan Evren’in tarihe geçen sözlerinden biri şuydu: “Bir sağdan, bir soldan astık.”
Ne kadar soğuk, ne kadar ürpertici bir cümle…
İnsan hayatının sağdan ve soldan sayılarak bir denge hesabına dönüştürüldüğü bir anlayıştı bu. Oysa mesele sağdan kaç kişinin, soldan kaç kişinin öldürüldüğü değildi.
Mesele, devletin kendi yurttaşının hayatını ve özgürlüğünü nasıl değersizleştirebildiğiydi.
Bir genç insanın hayatı siyasi kimliği nedeniyle yok edilemezdi. Bir insanın düşüncesi nedeniyle işkence görmesi meşru olamazdı. Bir devlet, kendi yurttaşına korku salarak “düzen” kuramazdı.

İŞKENCECİLER HESAP VERMEDEN ÖLDÜ

12 Eylül’ün en ağır miraslarından biri yalnızca işkence ve baskı değildi. Cezasızlıktı.
Darbe yönetiminin sorumluları, yıllar sonra bile yaptıklarının karşılığını gerçek anlamda vermekten büyük ölçüde kurtuldu. Kenan Evren, 12 Eylül mağdurlarının adalet beklentisi tam anlamıyla karşılanmadan öldü. İşkence gören insanların önemli bir bölümü ise kendilerine işkence yapanlarla gerçek bir adalet önünde yüzleşemedi.
Bu yalnızca geçmişin bir ayıbı değildir. Çünkü cezasızlık, geleceğe bırakılmış tehlikeli bir mirastır.
Hesap sorulmayan suç, unutulmuş suç değildir. Tam tersine, bir gün yeniden işlenebileceğine dair verilmiş tehlikeli bir mesajdır.

12 EYLÜL BİR TARİH DEĞİL, BİR ZİHNİYETTİR

12 Eylül’ün üzerinden 46 yıl geçti. Fakat 12 Eylül yalnızca 12 Eylül günü olmadı.
12 Eylül bir zihniyetti.
“Devlet ne yaparsa doğrudur” zihniyeti… İşkenceyi güvenlik adına meşrulaştıran, düşünceyi tehdit gören, muhalefeti düşmanlık sayan, hukuku devletin önünde değil arkasında tutan bir zihniyet…
Bu nedenle 12 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir darbe olarak görmemeliyiz. Onun bıraktığı izleri, devlet-toplum ilişkilerinde yarattığı tahribatı ve demokrasi kültüründe açtığı yaraları da konuşmalıyız.

AMERİKA’NIN ÇOCUKLARI, BİZİM ÇOCUKLARIMIZ

Amerika’nın “bizim çocukları” dediği askerlerin karşısına, tarihin karşısında bizim çocuklarımızı koymalıyız.
Darağacına gönderilen bizim çocuklarımızdı. İşkencehanelerde bedenleri ve onurları ezilen bizim çocuklarımızdı. Cezaevlerinde gençlikleri çalınan bizim çocuklarımızdı. Kitapları yasaklanan, şiirleri susturulan, düşünceleri suç sayılan bizim çocuklarımızdı. Anneleri yıllarca cezaevi kapılarında bekleyen bizim çocuklarımızdı.
Onlar bizim çocuklarımızdı.
Ve biz onları unutmayacağız.
Çünkü onları hatırlamak intikam istemek değildir.
Adalet istemektir.
12 Eylül mağdurlarına, işkence görenlere, hayatı karartılanlara hâlâ borcumuz var. O borç, unutmayarak ödenir. Gerçeği söyleyerek ödenir. Darbeye karşı çıkarak ödenir. İşkenceye karşı çıkarak ödenir. Cezasızlığa karşı çıkarak ödenir.
Ve en önemlisi, bir daha hiçbir gücün “vatan”, “devlet”, “düzen” ya da “güvenlik” adına insan onurunu ayaklar altına almasına izin vermeyerek ödenir.

UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ

12 Eylül’ün üzerinden 46 yıl geçti. Ama bazı hesaplar hâlâ kapanmadı. Bazı yaralar hâlâ kanıyor. Bazı ailelerin acısı hâlâ dinmedi.
Bizim hafızamız ise hâlâ canlı.
Amerika’nın “bizim çocuklarını” unutmayacağız. Ama onlardan çok daha önemlisi: bizim çocuklarımızı unutmayacağız.
Çünkü onların acısı bizim hafızamızdır. Onların direnci bizim onurumuzdur. Onların yarım kalan hayatları bize bugün de aynı gerçeği haykırıyor:
Darbeler geçer, cuntalar geçer, generaller geçer. Ama halkın özgürlük, adalet ve demokrasi arayışı geçmez.
12 Eylül’ü unutmadık.
Unutmayacağız. Unutturmayacağız.