Husilerin 30 yıllık yürüyüşü, Aramco’nun petrol tarihi, Babülmendep krizi ve Mekke Savunma Anlaşması’nın Türkiye açısından anlamı

Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci , Gazeteci ve Yazar

Ortadoğu yine bir savaşın eşiğinde değil; savaş zaten başlamış durumda.
Yemen’de Husilerin Kızıldeniz kıyısında ilerlemesi, stratejik Mayyun yani Perim Adası çevresinde hâkimiyet kurması ve Mokha gibi kritik noktaları ele geçirmesi Babülmendep Boğazı’nı yeniden dünya siyasetinin merkezine taşıdı. Aynı günlerde Suudi Arabistan’ın petrol ihracatı açısından hayati öneme sahip Doğu-Batı petrol boru hattı, Irak üzerinden geldiği değerlendirilen bir İHA saldırısının ardından geçici olarak kapatıldı.
Bu iki olayın doğrudan aynı örgüt tarafından gerçekleştirildiğini söylemek için yeterli kanıt bulunmuyor. Ancak ortaya çıkan stratejik tablo son derece açık. Suudi Arabistan’ın petrol ve enerji ihracat damarları aynı anda farklı yönlerden baskı altına giriyor.
Burada mesele yalnızca Yemen değildir.
Mesele petrolün kim tarafından üretileceği kadar, petrolün hangi güzergâhtan dünya pazarına ulaşacağıdır.
Mesele yalnızca Husiler değildir.
Mesele, Suudi Arabistan’ın bölgesel güç olarak taşıdığı ağırlığın hangi noktadan kırılabileceğidir.
Bütün bunların ortasında Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması da artık sıradan bir diplomatik belge olmaktan çıkıp gerçek bir savaş sınavıyla karşı karşıyadır.

HUSİLER KİM? HİKÂYE 1990’LARDA BAŞLADI

Husileri yalnızca İran’ın Yemen’deki uzantısı olarak anlatmak kolaydır. Ancak bu yaklaşım hareketin tarihini eksik bırakır.
Husi hareketinin toplumsal ve siyasal kökleri İran’ın bölgesel politikalarından çok daha eskiye, 1990’lı yıllara uzanır.
1990’larda Believing Youth olarak bilinen İmanlı Gençler hareketi, Yemen’in kuzeyindeki Zeydi toplumunun kültürel ve siyasal kimliğini güçlendirmek amacıyla ortaya çıktı. Hareket başlangıçta bugünkü anlamıyla silahlı bir örgüt değildi. Kuzey Yemen’de Zeydi kimliğinin yeniden güçlendirilmesini ve toplumsal örgütlenmenin geliştirilmesini amaçlıyordu.
Zaman içerisinde Suudi Arabistan destekli Selefi hareketlerin Zeydi bölgelerinde yayılması, merkezi hükümetin politikaları, ekonomik sorunlar ve kuzey Yemen’in dışlanmışlığı hareketin siyasal karakterini sertleştirdi.
Dolayısıyla Husi hareketinin başlangıç noktasına İran’ı koymak doğru değildir.
Başlangıç noktası Yemen’in kendi toplumsal ve siyasal çelişkileridir.
2000’li yılların başında ise tablo değişmeye başladı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgali, Filistin meselesi ve Washington ile Ali Abdullah Salih yönetimi arasındaki yakın ilişki, hareketin söylemini daha sert bir Amerikan ve İsrail karşıtlığına taşıdı.
Böylece kültürel ve dini temelli bir hareket giderek siyasal ve silahlı bir güce dönüştü.

2004: YEMEN’DE SİLAHLAR KONUŞMAYA BAŞLADI

2004 yılında Huseyin Bedreddin el-Husi ile Ali Abdullah Salih yönetimi arasındaki çatışma silahlı mücadeleye dönüştü.
Huseyin el-Husi öldürüldü.
Ancak hareket ortadan kalkmadı.
Tam tersine, ölümünün ardından kardeşi Abdülmelik el-Husi hareketin başına geçti ve örgüt giderek daha disiplinli bir askerî ve siyasal yapıya dönüştü.
2004 ile 2010 arasında Yemen ordusu ile Husiler arasında bir dizi savaş yaşandı.
Bu çatışmalara zaman içerisinde Suudi Arabistan da doğrudan müdahil oldu.
İşte burada Yemen meselesi sınırlarını aşmaya başladı.
Riyad açısından mesele yalnızca Yemen’deki bir iç savaş değildi. Suudi Arabistan, kendi güney sınırında kendisine düşman bir silahlı yapının güçlenmesini stratejik tehdit olarak görüyordu.
Husiler açısından ise Suudi Arabistan, Yemen’in iç işlerine müdahale eden bölgesel bir güçtü.
İki taraf arasındaki hesaplaşma böylece giderek büyüdü.

2011: DEVLET ÇÖKÜYOR, HUSİLER GÜÇLENİYOR

2011 Arap ayaklanmaları Yemen’i de sarstı.
Ali Abdullah Salih iktidardan çekildi.
Ancak iktidarın değişmesi Yemen’in temel sorunlarını çözmedi.
Devlet zayıfladı.
Ordu parçalandı.
Siyasi gruplar birbirleriyle mücadele etmeye başladı.
Yemen’in ekonomik çöküşü derinleşti.
Bu ortam Husilere büyük bir hareket alanı açtı.
2014 yılında Husiler başkent Sana’yı ele geçirdi.
Artık karşı karşıya olunan yapı yalnızca kuzey Yemen’de faaliyet gösteren bir örgüt değildi.
Husiler Yemen devlet yapısının önemli bölümünü kontrol eden askerî ve siyasal bir güç haline gelmişti.

2015: SUUDİ ARABİSTAN SAVAŞA GİRDİ

2015 yılında Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon Yemen’e askerî müdahalede bulundu.
Riyad’ın amacı Husilerin ilerleyişini durdurmak ve Yemen’de kendi müttefiklerinin hâkimiyetini yeniden sağlamaktı.
Fakat savaş beklenenden farklı gelişti.
Suudi Arabistan dünyanın en gelişmiş silah sistemlerinden bazılarına sahipti.
Ancak Yemen coğrafyasında askerî üstünlük siyasi sonuç üretmeye yetmedi.
Yıllar boyunca bombardımanlar sürdü.
Yemen büyük bir insani yıkım yaşadı.
Husiler ise ortadan kaldırılamadı.
Daha da önemlisi, Husiler zaman içerisinde Suudi Arabistan’ın kendi topraklarına füze ve İHA saldırıları düzenleyebilecek kapasiteye ulaştı.
Böylece savaşın yönü değişti.
Başlangıçta savaş Yemen’in içindeydi.
Sonra savaş Suudi Arabistan’ın içine taşındı.
Bugün yaşananların temelinde bu tarihsel dönüşüm bulunuyor.

ARAMCO: SADECE BİR PETROL ŞİRKETİ DEĞİL

Şimdi meselenin en önemli noktalarından birine gelelim.
Suudi Arabistan’da petrol denildiğinde akla gelen şirket Saudi Aramco’dur.
Fakat Aramco’yu sıradan bir enerji şirketi gibi değerlendirmek, Ortadoğu’nun son yüzyıllık petrol tarihini anlamamak demektir.
Aramco’nun tarihi 1933 yılına uzanıyor.
O yıl Suudi Arabistan ile Amerikan Standard Oil of California arasında petrol arama imtiyazı anlaşması imzalandı.
Ardından California Arabian Standard Oil Company kuruldu.
1938 yılında büyük petrol keşfi gerçekleşti.
Daha sonra Amerikan petrol şirketlerinin ortaklığı genişledi ve şirket zaman içerisinde Arabian American Oil Company, yani ARAMCO adını aldı.
Bu tarih son derece önemlidir.
Çünkü Aramco’nun doğuşu, petrol kaynaklarına sahip Suudi Arabistan ile Amerikan petrol sermayesinin kesiştiği tarihsel dönemi temsil ediyor.
Burada mesele bir komplo hikâyesi değildir.
Daha basit ve daha büyük bir gerçek vardır.
Ortadoğu petrolü 20. yüzyıl boyunca yalnızca enerji meselesi olmadı. Büyük devletlerin ekonomik, diplomatik ve askerî stratejilerinin merkezine yerleşti.
Aramco da bu düzenin en önemli kurumlarından biri haline geldi.
Şirket zaman içerisinde tamamen Suudi devletinin kontrolüne geçti.
Bugün Aramco, Suudi Arabistan’ın ekonomik gücünün temel sütunlarından biridir.
Dolayısıyla Aramco’ya yönelik bir saldırı yalnızca bir şirkete yönelik saldırı değildir.
Aramco’ya saldırmak, Suudi devletinin, ABD’nin ekonomik damarına saldırmaktır.

ARAMCO NEDEN HEDEF?

Çünkü Suudi Arabistan’ın askerî gücü ile ekonomik gücü aynı kaynaktan besleniyor.
Petrol.
Suudi Arabistan’ın küresel ağırlığı yalnızca sahip olduğu silahlardan kaynaklanmıyor.
Asıl güç, petrol gelirlerinin yarattığı ekonomik kapasiteden geliyor.
Aramco bu sistemin kalbinde bulunuyor.
Petrol üretimi, rafineri kapasitesi, ihracat, devlet gelirleri, döviz ve enerji güvenliği Aramco’nun çevresinde birleşiyor.
Son günlerde Husilerin Suudi Arabistan’ın güneyindeki enerji tesislerine yönelik saldırıları bu nedenle büyük önem taşıyor.
Cizan’daki Aramco rafinerisinin de saldırılardan etkilenmesi, enerji altyapısının artık doğrudan savaş alanının parçası haline geldiğini gösteriyor.
400 bin varil günlük kapasiteye sahip Cizan rafinerisi Suudi enerji altyapısının stratejik parçalarından biri.
Burada ortaya çıkan gerçek şudur:
Suudi Arabistan’ın sahip olduğu petrol zenginliği aynı zamanda onun en büyük stratejik hedefini de yaratıyor.
Petrol zenginliği güç getiriyor.
Ancak aynı petrol altyapısı savaşın hedefini oluşturuyor.

BABÜLMENDEP: DÜNYA TİCARETİNİN BOĞAZI

Şimdi haritaya bakalım.
Babülmendep, Kızıldeniz ile Aden Körfezi arasındaki dar deniz geçididir.
Buradan geçen gemiler Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa ile Asya arasındaki en önemli ticaret güzergâhlarından birine bağlanıyor.
Dolayısıyla Babülmendep üzerinde ciddi askerî baskı kurabilen bir güç, dünya ticaretinin önemli bir damarını etkileyebilir.
Husilerin son günlerde Yemen’in Kızıldeniz kıyısında ilerlemesi ve Perim olarak da bilinen Mayyun Adası çevresinde hâkimiyet sağlaması bu nedenle son derece önemlidir.
Husiler stratejik Mokha bölgesini de ele geçirdi.
Bu gelişmeler Babülmendep üzerindeki baskıyı büyük ölçüde artırıyor.
Burada mesele artık yalnızca Yemen ordusu ile Husiler arasındaki savaş değildir.
Mesele dünya enerji ticaretinin güvenliğidir.

SUUDİ ARABİSTAN’IN PETROL DAMARLARI SIKIŞIYOR

Bugünkü gelişmeleri bir bütün halinde değerlendirmek gerekiyor.
Bir tarafta Hürmüz Boğazı üzerinden yaşanan kriz var.
Diğer tarafta Husilerin ilerlediği Babülmendep.
Bunların arasında ise Suudi Arabistan’ın enerji altyapısı bulunuyor.
Üstelik Suudi Arabistan’ın Hürmüz’e alternatif olarak kullandığı kritik Doğu-Batı petrol boru hattı da İHA saldırısının ardından geçici olarak kapatıldı.
Yaklaşık 1.200 kilometrelik bu hat günlük yaklaşık 4 ile 5 milyon varil petrol taşıma kapasitesine sahip.
Bu rakam küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 4 ile 5’ine denk geliyor.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bu boru hattına yönelik saldırının doğrudan Husiler tarafından yapıldığı kesinleşmiş değildir.
Saldırının Irak üzerinden geldiği değerlendiriliyor.
Dolayısıyla iki olayı tek bir örgütün operasyonu gibi sunmak doğru olmaz.
Fakat stratejik sonuç açısından tablo nettir.
Suudi Arabistan’ın alternatif petrol çıkış yolları aynı anda baskı altında.
İşte petrol savaşlarının gerçek anlamı burada ortaya çıkıyor.

ABD NEDEN DOĞRUDAN SAVAŞA GİRMİYOR?

Washington açısından durum son derece hassas.
ABD, Suudi Arabistan’ın güvenliğinin ve dünya enerji piyasalarının istikrarının kendi stratejik çıkarları açısından önemli olduğunu biliyor.
Fakat doğrudan savaşa girmek başka bir meseledir.
Çünkü Yemen’de yeni bir büyük savaş İran’la gerilimi büyütebilir, Körfez’i daha fazla istikrarsızlaştırabilir, petrol fiyatlarını yükseltebilir, küresel ticareti daha fazla bozabilir ve Amerikan askerî gücünü yeni bir Ortadoğu savaşının içine çekebilir.
Bu nedenle Washington Riyad’a destek veriyor, istihbarat ve askerî koordinasyon sağlıyor, ancak doğrudan büyük bir savaşın içerisine girmekten kaçınıyor.
Bu, ABD’nin bölgeden çekildiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine.
Washington enerji yollarının, askerî dengelerin ve müttefiklerinin güvenliğinin korunmasını istiyor.
Ancak bunun maliyetini mümkün olduğunca başkalarının taşımasını tercih ediyor.

MEKKE SAVUNMA ANLAŞMASI: TÜRKİYE NEREYE SÜRÜKLENİYOR?

İşte Türkiye açısından en kritik mesele burada başlıyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik saldırının diğer taraflara yönelik saldırı olarak değerlendirilmesini öngören kolektif savunma anlayışına dayanıyor.
Bu yönüyle NATO’nun 5. maddesini hatırlatan bir yapı ortaya çıkıyor.
Pakistan Savunma Bakanı Havaja Asıf, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının sürmesi halinde anlaşmanın işletilebileceğini söyledi.
İşte burada Türkiye açısından son derece ciddi bir soru ortaya çıkıyor.
Türkiye hangi savaşın tarafı haline geliyor?
Yemen’deki savaş Türkiye’nin savaşı değildir.
Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki tarihsel çatışma Türkiye’nin savaşı değildir.
Petrol güzergâhları üzerindeki Suudi Arabistan ve İran rekabeti Türkiye’nin savaşı değildir.
Washington ile Tahran arasındaki güç mücadelesi Türkiye’nin savaşı değildir.
O halde Türkiye’nin askerî gücünün hangi koşullarda devreye sokulacağı açıkça ortaya konulmalıdır.

MESELE MEKKE DEĞİL, SAVAŞIN SINIRLARIDIR

Mekke’nin güvenliği elbette herkes için hassas bir meseledir.
Fakat kutsal şehirlerin güvenliği ile başka devletlerin bölgesel savaşlarına askerî olarak katılmak aynı şey değildir.
Türkiye’nin önündeki asıl soru şudur:
Bir saldırı Suudi Arabistan’a yöneldiğinde bunun Türkiye’nin doğrudan savaşa girmesini otomatik olarak gerektiren bir sonuç doğurması kabul edilebilir mi?
Hangi saldırı?
Hangi coğrafyada?
Hangi ölçekte?
Kimin tarafından?
Hangi hukukî mekanizmayla?
Türkiye’nin askerî personeli hangi koşullarda kullanılacak?
Kararı kim verecek?
Bunların tamamı açık ve tartışmasız biçimde ortaya konulmalıdır.
Çünkü bir savunma anlaşmasının adı ne kadar güçlü olursa olsun, içeriğinde başka devletlerin savaşlarına katılma ihtimali varsa bunun hesabı millete verilmelidir.

TÜRKİYE SUUDİ ARABİSTAN’IN JANDARMASI DEĞİLDİR

Türkiye’nin Suudi Arabistan ile ekonomik, diplomatik ve stratejik ilişkileri olabilir.
Olmalıdır da.
Ancak dış politika başka devletlerin güvenlik hesaplarının taşeronu olmak değildir.
Türkiye’nin askerî gücü Türkiye’nin bağımsızlığını ve güvenliğini korumak içindir.
Mehmetçik başka ülkelerin petrol sahalarını, boru hatlarını veya jeopolitik hesaplarını korumak için savaşmamalıdır.
Türkiye ne Washington’ın ileri karakoludur ne Riyad’ın askerî gücüdür.
Türkiye kendi kararını kendi vermelidir.
Çünkü bugün Yemen’de başlayan bir çatışmanın yarın Kızıldeniz’e, ardından Körfez’e, oradan Pakistan’a ve Türkiye’ye uzanmasının önündeki en büyük engel savaşın sınırlarının baştan belirlenmesidir.

HUSİLERİ ROMANTİKLEŞTİRMEK DE GERÇEĞİ GİZLEMEKTİR

Burada başka bir hataya da düşmemek gerekiyor.
Husileri kusursuz bir güç gibi göstermek doğru değildir.
Husiler seküler bir hareket değildir.
Dini referansları güçlüdür.
Kendi siyasal ve askerî iktidarlarını kurmuşlardır.
Yemen toplumunun tamamını temsil ettikleri de söylenemez.
Ancak bunun karşı tarafında da başka bir gerçek vardır.
Husilerin bütün tarihini yalnızca İran’ın kuklası diyerek açıklamak da doğru değildir.
Hareketin kökleri 1990’lı yıllara dayanıyor.
İran’la ilişkilerinin derinleşmesi sonraki dönemlerin ürünüdür.
Dolayısıyla Husi hareketinin hem yerel Yemen kökleri hem de İran’la gelişen stratejik ilişkileri birlikte değerlendirilmelidir.
Gerçek siyaset, sloganlarla değil, bütün bu ilişkileri aynı anda görebilmekle anlaşılır.

ASIL SAVAŞ PETROLÜN NEREDEN AKACAĞI ÜZERİNE

Bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışmaların arkasında yalnızca mezhep, din veya etnik kimlik aramak büyük resmi kaçırmaktır.
Haritaya baktığımızda başka bir gerçek görüyoruz.
Hürmüz.
Babülmendep.
Kızıldeniz.
Süveyş.
Doğu-Batı petrol boru hattı.
Aramco.
Cizan.
Yanbu.
Bütün bu isimleri birleştirdiğinizde karşınıza çıkan şey enerji coğrafyasıdır.
Petrol nereden çıkacak?
Hangi boru hattından taşınacak?
Hangi limandan yüklenecek?
Hangi boğazdan geçecek?
Hangi devlet bu güzergâhları koruyacak?
Hangi güç bu yolları kapatabilecek?
Büyük güç mücadelesinin gerçek soruları bunlardır.

ARAMCO’YA SALDIRI NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

Çünkü Aramco, Suudi Arabistan’ın yalnızca petrol şirketi değildir.
Aramco, Suudi devlet gelirlerinin, enerji ihracatının, petrol üretiminin, rafineri kapasitesinin ve küresel enerji piyasasındaki etkinliğin merkezinde bulunuyor.
1933’te Amerikan petrol sermayesi ile Suudi monarşisinin kesiştiği noktada doğan yapı, bugün Suudi devletinin ekonomik gücünün en önemli araçlarından biridir.
Bu yüzden Aramco’nun vurulması bir şirket binasının vurulması değildir.
Bir devletin ekonomik kalbine dokunmaktır.
İşte bu nedenle Aramco’nun adı Ortadoğu savaşlarında sürekli karşımıza çıkıyor.

SAVAŞIN FATURASINI KİM ÖDÜYOR?

Petrolün fiyatı yükseldiğinde kraliyet saraylarının ışıkları sönmüyor.
Silah şirketlerinin kârları da ortadan kalkmıyor.
Büyük enerji şirketlerinin kasaları boşalmıyor.
Savaşın gerçek faturası başka yerde ortaya çıkıyor.
Akaryakıt pahalanıyor.
Taşıma maliyetleri yükseliyor.
Gıda fiyatları artıyor.
Enflasyon büyüyor.
Ücretlerin satın alma gücü düşüyor.
Ve savaşın en ağır bedelini yine sıradan insanlar ödüyor.
Yemen’de ise bunun bedeli çok daha ağır.
Yıllardır süren savaş milyonlarca insanın hayatını altüst etti.
Şimdi yeni bir askerî tırmanışın başlaması yalnızca petrol piyasalarını değil, Yemen’deki milyonlarca insanın yaşamını da tehdit ediyor.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ ASIL SINAV

Türkiye bugün çok kritik bir kavşaktadır.
Bir tarafta NATO üyeliği.
Diğer tarafta bölgesel güvenlik anlaşmaları.
Bir tarafta ABD ile ilişkiler.
Diğer tarafta Rusya, İran, Körfez ülkeleri ve Arap dünyası.
Bir tarafta ekonomik çıkarlar.
Diğer tarafta askerî bağımsızlık.
Bütün bu başlıkların ortasında Türkiye’nin dış politikasını başka devletlerin savaş planlarına bağlamak son derece tehlikelidir.
Türkiye’nin çıkarı Ortadoğu’da yeni savaşların büyümesinde değil, savaşların sınırlandırılmasındadır.
Türkiye’nin çıkarı Yemen’in parçalanmasında değil, Yemen’de siyasi çözümün bulunmasındadır.
Türkiye’nin çıkarı petrol güzergâhlarının savaş alanına dönüşmesinde değil, enerji yollarının güvenli ve istikrarlı olmasındadır.
Türkiye’nin çıkarı başka devletlerin askerî hesaplarının parçası olmak değil, kendi kararını kendi verebilen bağımsız bir devlet olarak kalmaktır.

ANKARA’YA AÇIK ÇAĞRI

Mekke Savunma Anlaşması’nın kapsamı açık biçimde kamuoyuna anlatılmalıdır.
Hangi durumda askerî yükümlülük doğacağı açıklanmalıdır.
Türkiye’nin hangi şartlarda savaşa girebileceği netleştirilmelidir.
Anlaşmanın Türkiye bakımından yürürlüğe giriş ve uygulanma süreci bütün hukukî boyutlarıyla kamuoyunun önünde tartışılmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca bir diplomatik anlaşma değildir.
Mesele Türkiye’nin askerî gücünün hangi savaşlarda kullanılacağıdır.
Bu karar birkaç kişinin kapalı kapılar ardında vereceği bir karar olmamalıdır.
Türkiye’nin savaşa girip girmeyeceği, Türk milletinin güvenliği ve Türkiye’nin ulusal çıkarları temelinde belirlenmelidir.

SONUÇ: ORTADOĞU’DA YENİ BİR CEPHE KURULUYOR

Yemen’de başlayan savaş artık Yemen sınırlarının çok ötesine taşınmış durumda.
Husiler Babülmendep’e doğru ilerliyor.
Suudi Arabistan’ın petrol altyapısı saldırı altında.
Aramco hedef haline geliyor.
Doğu-Batı petrol boru hattı geçici olarak kapanıyor.
Kızıldeniz’in güvenliği tartışmalı hale geliyor.
Hürmüz’deki kriz devam ediyor.
Petrol fiyatları yükseliyor.
Washington Riyad’a destek veriyor ancak doğrudan savaşın içine girmekten kaçınıyor.
Ve bütün bu tablo Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Savunma Anlaşması’nı ilk gerçek sınavıyla karşı karşıya bırakıyor.
Ortadoğu’da artık yalnızca ordular savaşmıyor.
Enerji yolları savaşıyor.
Borular savaşıyor.
Limanlar savaşıyor.
Boğazlar savaşıyor.
Petrol terminalleri savaşıyor.
Ve bütün bunların arkasında büyük güçlerin çıkarları çarpışıyor.
Aramco’nun tarihi bize bir şeyi açıkça gösteriyor.
Ortadoğu’da petrol hiçbir zaman yalnızca petrol olmadı.
Petrol para oldu.
Para siyasi güç oldu.
Siyasi güç askerî güçle birleşti.
Ve sonunda enerji kaynakları üzerinde kurulan hâkimiyet, bölgenin kaderini belirleyen en önemli araçlardan birine dönüştü.
Bugün Yemen’den Babülmendep’e uzanan yeni cephe, bu düzenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Türkiye ise bu büyük hesaplaşmanın seyircisi olmak zorunda değildir.
Ama başka devletlerin hesaplarının parçası da olmamalıdır.
Türkiye’nin yolu başkasının savaşına girmek değil, kendi güvenliğini, kendi bağımsızlığını ve kendi geleceğini korumaktır.
Çünkü Mehmetçik, başka devletlerin petrolünü değil, Türkiye’nin bağımsızlığını korumak için vardır.