Dr. Şevket Dalboy Siyaset ve Sosyal Bilimci – Gazeteci (İGÜ)

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “Müttefiklerimize ders verme zamanı değil” diyor. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının riskli olduğunu kabul ediyor ama uluslararası hukukun şu aşamada ikincil önemde kaldığını da ekliyor. Daha da ileri giderek, yıllardır yaptırımların işe yaramamasının nedenini Batı’nın askeri güç kullanmaya hazır olmamasına bağlıyor.

Bu sözler sıradan bir diplomatik değerlendirme değil. Avrupa’nın güvenlik zihniyetinde ciddi bir kırılmanın işareti. Müzakerelerin sürdüğü, hatta “iyi yolda ilerlediği” yönünde açıklamaların yapıldığı bir günün ardından gelen saldırılar, uluslararası siyasetin en temel sorusunu yeniden gündeme getiriyor:

Eğer diplomasi masadayken bombalar konuşuyorsa, bundan sonra kim kime güvenecek? Yarın hangi ülke Washington ya da Tel Aviv ile masaya oturduğunda, görüşmelerin ortasında askeri bir hamleyle karşılaşmayacağından emin olabilir?

Güven bir kez aşındığında, sadece taraflar arasında değil, küresel sistemin tamamında erozyon başlar. Avrupa, savaşın ne demek olduğunu en iyi bilen kıtadır.

İki dünya savaşı… Milyonlarca ölüm, haritadan silinen şehirler, çöken imparatorluklar, paramparça olmuş toplumlar. Özellikle İkinci Paylaşım Savaşı’nda Avrupa, tarihin gördüğü en ağır bedellerden birini ödedi. Berlin’den Varşova’ya, Paris’ten Rotterdam’a kadar şehirler enkaza döndü; aileler dağıldı, ekonomiler çöktü, bir kuşak toprağa gömüldü. O yıkımın ardından bu kıta, refahını, hukuka dayalı düzenini ve diplomatik kültürünü kolay kurmadı. Avrupa, bugünkü istikrarını dişleriyle, tırnaklarıyla, acının içinden geçerek inşa etti.

Şimdi soralım:
On yılların emeğini bir gecede riske atmayı nasıl göze alabilirler?

Ortadoğu’daki her genişleme, Avrupa için enerji krizi demektir. Yeni göç dalgaları demektir. İç siyasette aşırı akımların güçlenmesi demektir. Güvenlik harcamalarının artması, sosyal devletin zayıflaması demektir. Savaş politikaları en çok Avrupa’ya zarar verir.

Elbette İran rejimi eleştirilebilir. İnsan hakları ihlalleri, baskıcı uygulamalar, bölgesel müdahaleler… Bunların hiçbiri savunulamaz. Ancak dışarıdan askeri müdahaleyle rejim değişikliği denemelerinin tarihine bakıldığında tablo parlak değildir.

Afganistan, Irak, Libya…

Yıkılan düzenlerin ardından gelen istikrarsızlık, terör, göç ve parçalanmış toplumlar. Bedelini yalnızca o ülkeler değil, Avrupa da ödedi. Şimdi aynı yöntemin farklı bir coğrafyada farklı sonuç vereceğine dair garanti var mı?

Yok.

Daha tehlikeli bir soru ise şu:
Dünya yeni bir büyük çatışmanın eşiğine mi sürükleniyor?

Küresel gerilimlerin arttığı, bloklaşmanın derinleştiği, nükleer silahların yeniden konuşulduğu bir dönemde, liderlerin attığı her adım yalnızca bölgesel değil küresel sonuçlar doğurabilir.

Bu gidişat 3. bir dünya savaşını isteyen, destekleyen ya da göze alan siyasi akılların eseri olursa, bunun hesabını kim verecek?

Siyasetçiler mi?
Yoksa faturayı yine halklar mı ödeyecek?

Avrupa halklarının önemli bir kısmı savaş istemiyor. Ekonomik belirsizlik, hayat pahalılığı ve güvenlik kaygıları zaten toplumları yoruyor. Buna rağmen daha sert, daha askeri bir dilin yükselmesi demokratik meşruiyet sorularını da beraberinde getiriyor.

Belki de asıl mesele şu:

Avrupa savaşın ne demek olduğunu unutmuş olabilir mi?

Eğer unuttuysa, tarih hatırlatır.
Ama tarihin hatırlatma yöntemi genellikle acımasızdır.
Ve o hatırlatma geldiğinde, kaybedilenler bir gecede geri kazanılamaz.