Siyasetin Faturasını Kimin Ödediği Üzerine

Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci (İGÜ) – Gazeteci-Yazar
Berlin’de sandıktan çıkan sonuç, yalnızca bir seçim sonucundan ibaret değildir. Sol Parti’nin elde ettiği başarı sonrasında ortaya çıkan sert siyasi tepki, Almanya’da uzun zamandır biriken daha büyük bir siyasal gerilimi görünür hale getirmiştir. Tartışma görünüşte Elif Eralp liderliğindeki Sol Parti’nin Berlin’de hükümet kurup kuramayacağı üzerinedir. Ancak meselenin derininde çok daha önemli bir soru bulunmaktadır: Sol bir siyasi hareket iktidara yaklaştığında neden bazı çevrelerde bu kadar büyük bir korku ve direnç ortaya çıkmaktadır?
Bu soruya yalnızca günlük siyasi polemikler üzerinden cevap vermek mümkün değildir. Çünkü siyaset, yalnızca parlamentodaki sandalye sayısından veya seçim gecesi alınan oylardan ibaret değildir. Siyaset aynı zamanda ekonomik güçlerin, sınıfsal çıkarların, sermayenin, emeğin, devletin ve toplumsal taleplerin karşı karşıya geldiği bir mücadele alanıdır. Bu nedenle Berlin’deki gelişmeleri yalnızca birkaç siyasetçinin açıklaması veya birkaç tartışmalı ilişki üzerinden okumak, meselenin esasını görmemize engel olur.
Asıl mesele, iktidar değiştiğinde hangi çıkar dengelerinin değişebileceğidir.
Bugün Sol Parti’ye yöneltilen eleştirilerin tamamını reddetmek ne bilimsel ne de demokratik bir tutum olur. Antisemitizm iddiaları ciddiyetle araştırılmalıdır. Bir siyasetçinin organize suç çevreleriyle ilişkisi varsa bunun hesabı sorulmalıdır. İslamcı veya radikal çevrelerle siyasi ilişkiler varsa bunlar demokratik hukuk devleti açısından açık biçimde sorgulanmalıdır. Siyasetçi, makamının getirdiği sorumluluğun gereğini yerine getirmek zorundadır.
Fakat burada çok daha önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:
Aynı ölçü herkese uygulanıyor mu?
İşte asıl tartışılması gereken mesele budur.
Çünkü bir siyasi partinin içerisindeki belirli kişilerin hatalarından hareketle bütün bir siyasi hareketi mahkûm etmek ile o partinin somut politikalarını eleştirmek aynı şey değildir. Bir milletvekilinin yanlış bir ilişkisinden hareketle milyonlarca seçmenin siyasi tercihinin kriminalize edilmesi demokratik siyaset açısından kabul edilemez.
Demokrasi, siyasi rakibin hatasını büyütmek kadar, kendi siyasi çevremizin hatasını da aynı ölçüyle değerlendirebilmeyi gerektirir.

SİYASETTE ÇİFTE STANDARDIN TEHLİKESİ

Avrupa siyasetinin son yıllarına baktığımızda dikkat çekici bir çelişki görüyoruz. Sağ ve muhafazakâr iktidarlar döneminde uygulanan ekonomik politikaların ortaya çıkardığı sorunlar çoğu zaman “ekonomik şartlar”, “küresel kriz”, “piyasa koşulları” veya “kaçınılmaz reformlar” şeklinde açıklanırken, sol bir hareket iktidara yaklaşır yaklaşmaz aynı sorunlara ilişkin önerileri “radikal”, “tehlikeli” veya “ekonomik istikrarsızlık” gerekçeleriyle karşılanabilmektedir.
Oysa siyasal iktidarların ekonomik sonuçlardan bağımsız olduğunu söylemek mümkün değildir.
Hükümetler vergi politikalarını belirler. Özelleştirme kararları alır. Sosyal harcamaları düzenler. Çalışma hayatını şekillendirir. Konut politikalarını belirler. Eğitim ve sağlık bütçelerini oluşturur. Dolayısıyla toplumda meydana gelen ekonomik ve sosyal sonuçların siyasi sorumluluğu da vardır.
Buna rağmen dünyanın birçok yerinde yıllarca uygulanan sağ ve merkez sağ politikaların oluşturduğu ekonomik ve sosyal tahribatların faturası çoğu zaman “sistemin doğal sonucu” olarak değerlendirilirken, solun aynı sorunlara müdahale önerisi daha baştan “tehlike” olarak sunulmaktadır.
Bu ciddi bir siyasal çelişkidir.
Sağ iktidar sorun ürettiğinde sistem sorgulanıyor; sol çözüm önerdiğinde sol sorgulanıyor.
İşte üzerinde düşünülmesi gereken nokta budur.

ASIL KORKU: GÜÇ DENGELERİNİN DEĞİŞMESİ

Sol siyasetin iktidara gelmesi, yalnızca başbakanın veya belediye başkanının değişmesi anlamına gelmez. Gerçek anlamda sol bir iktidar; ekonomik kaynakların dağılımını, sosyal devletin kapsamını, sermaye ile emek arasındaki güç ilişkisini, kamu hizmetlerinin niteliğini ve mülkiyet anlayışını yeniden tartışmaya açar.
Konut meselesi bunun en açık örneklerinden biridir.
Berlin’de büyük emlak şirketlerinin elindeki konutların kamulaştırılması tartışması yalnızca bir emlak politikası değildir. Bunun arkasında çok daha temel bir soru vardır:
Konut bir yatırım aracı mıdır, yoksa temel bir toplumsal hak mıdır?
Bu soruya verilen cevap siyasi tercihleri de belirler.
Piyasa merkezli yaklaşım konutu ağırlıklı olarak ekonomik bir değer olarak görür. Sosyal devlet anlayışı ise belirli koşullarda konutun kamusal sorumluluk alanına alınmasını savunabilir.
Elbette kamulaştırmanın maliyeti, hukuki boyutu, ekonomik sonuçları ve uygulanabilirliği tartışılmalıdır. Bunların hepsi meşru tartışmalardır.
Ancak bir politikaya ekonomik gerekçelerle karşı çıkmak başka şeydir; o politikayı daha uygulanmadan demokratik bir tehdit olarak göstermek başka şeydir.
Çünkü burada artık ekonomik politika tartışmasından çıkıp iktidar mücadelesine giriyoruz.

YILLARIN FATURASI NEDEN SOLA KESİLİYOR?

Dünyanın farklı bölgelerinde son yıllarda konut krizleri, gelir eşitsizliği, güvencesiz çalışma, sosyal devletin gerilemesi ve kamu hizmetlerine erişim sorunları büyüdü.
Bütün bunların tek sebebi sağ iktidarlardır demek elbette doğru değildir.
Fakat bunların hiçbir siyasi tercihle ilişkisi yokmuş gibi davranmak da doğru değildir.
Siyasi iktidarlar tercih yapar.
Kimi zaman piyasayı genişletir.
Kimi zaman kamusal alanı daraltır.
Kimi zaman vergileri azaltır.
Kimi zaman sosyal harcamaları artırır.
Kimi zaman kamu işletmelerini özelleştirir.
Dolayısıyla ortaya çıkan sonuçların siyasi sorumluluğu da vardır.
Ne var ki siyasetin hafızası son derece seçicidir.
Bir dönem boyunca uygulanan politikaların sonuçları ortaya çıktığında “koşullar böyleydi” denir. Toplum bu politikalara itiraz edip başka bir seçenek aradığında ise “ülkenin istikrarı tehlikede” denilmeye başlanır.
Burada şu soruyu sormak zorundayız:
İstikrar kimin istikrarıdır?
Ekonomik güven kimin güvenliğidir?
Büyüme kimin refahına dönüşmektedir?
Ve en önemlisi:
Bir ekonomik düzen kimin lehine çalışmaktadır?
Bu sorular sorulmadan yapılan siyasal analizler eksik kalır.

SOLUN DA KENDİ SINAVI VAR

Ancak solun bütün bu tartışmaların dışında tutulması gerektiğini savunmak da doğru değildir.
Tam tersine, sol kendisini daha yüksek demokratik standartlara tabi tutmalıdır.
Antisemitizme karşı açık ve tavizsiz bir tutum alınmalıdır. Yahudi düşmanlığı ile Filistin halkının haklarını savunmak birbirine karıştırılmamalıdır. İnsan hakları evrenseldir. Bir halkın haklarını savunmak başka bir halka yönelik nefret söylemini meşrulaştıramaz.
Aynı şekilde organize suçla herhangi bir siyasi ilişkinin üzeri örtülemez.
Bir milletvekili yanlış yaptıysa bunun hesabını vermelidir.
Bir parti içerisinde demokratik değerlerle bağdaşmayan eğilimler varsa bunlarla mücadele edilmelidir.
Fakat burada da temel bir demokratik ilke unutulmamalıdır:
Bir siyasetçinin hatası ile milyonlarca seçmenin siyasi tercihi aynı şey değildir.
Kişisel sorumluluk bireyseldir.
Siyasi sorumluluk ise partinin politikaları üzerinden değerlendirilmelidir.
Bu ayrım yapılmadığında siyasi eleştiri, kolaylıkla siyasi damgalamaya dönüşür.

“İKİ UÇ DA AYNI” DEMEK ANALİZ DEĞİLDİR

Son dönemde sıkça kullanılan bir başka yaklaşım da siyasi yelpazenin iki ucunu birbirine eşitleyen anlayıştır.
Bu yaklaşım ilk bakışta tarafsız görünmektedir.
Oysa gerçek tarafsızlık, iki tarafı otomatik olarak eşitlemek değildir.
Tarafsızlık; siyasi hareketlerin programlarına, örgütsel yapılarına, demokratik kurumlarla ilişkilerine, şiddet anlayışlarına ve somut politikalarına bakmaktır.
Siyaset biliminde önemli olan etiket değil, olgudur.
Bir hareketin sağda veya solda bulunması tek başına onun demokratik veya antidemokratik olduğunu göstermez.
Önemli olan ne söylediği, ne yaptığı ve demokratik hukuk düzeniyle nasıl ilişki kurduğudur.
Bu nedenle “iki uç da aynıdır” diyerek bütün farklılıkları ortadan kaldırmak, çoğu zaman analiz yapmak yerine tartışmayı kapatmanın kolay yoludur.

PEKİ SOL İKTİDAR NEDEN BU KADAR RAHATSIZ EDİYOR?

Çünkü sol iktidar, ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri yalnızca bireysel başarısızlıklar olarak değil, yapısal meseleler olarak ele alma eğilimindedir.
“İnsan neden yoksul?” sorusunun yanına “Sistem nasıl çalışıyor?” sorusunu koyar.
“Ev neden pahalı?” sorusunun yanına “Konut piyasası nasıl düzenleniyor?” sorusunu getirir.
“İşçi neden güvencesiz?” sorusunun yanına “Çalışma hayatındaki güç dengeleri kimin lehine?” sorusunu koyar.
“Servet neden belirli ellerde toplanıyor?” sorusunun yanına “Vergi sistemi bunu nasıl etkiliyor?” sorusunu getirir.
İşte bu sorular yalnızca ekonomi soruları değildir.
Bunlar aynı zamanda iktidar sorularıdır.
Çünkü her ekonomik düzen belirli güç ilişkileri üretir.
Ve bu güç ilişkilerini değiştirmeye yönelik her ciddi siyasi proje, doğal olarak mevcut düzenin bazı aktörleri açısından rahatsız edici olabilir.

SEÇMENİ KORKUTMAK SORUNU ÇÖZMEZ

Berlin seçimlerinin ardından yapılması gereken en son şey, seçmenin siyasi tercihinin nedenlerini küçümsemektir.
İnsanlar yalnızca ideolojik nedenlerle oy kullanmaz.
İnsanlar kira öder.
Çocuğunun geleceğini düşünür.
İş arar.
Emekli maaşını hesaplar.
Sağlık hizmetlerine erişmeye çalışır.
Güvenlik konusunda kaygı yaşar.
Göç ve entegrasyon sorunlarını tartışır.
Hayat pahalılığını doğrudan yaşar.
Dolayısıyla sandıktaki tercih, toplumun gerçek hayatından bağımsız değildir.
Eğer insanlar mevcut siyasi düzenin kendilerine cevap vermediğini düşünüyorsa, alternatif aramaları demokrasinin doğal sonucudur.
Bu alternatif sağ olabilir.
Sol olabilir.
Merkez olabilir.
Başka bir siyasi hareket olabilir.
Demokratik sistemin görevi seçmenin tercihinden korkmak değil, o tercihin nedenlerini anlamaktır.

DEMOKRASİ SADECE BİZ KAZANDIĞIMIZDA DEMOKRASİ DEĞİLDİR

Burada bütün siyasi çevrelere yönelik temel bir uyarı yapmak gerekiyor.
Demokrasi, yalnızca kendi siyasi görüşümüz iktidara geldiğinde savunulacak bir sistem değildir.
Demokrasi, rakibimizin kazandığı gün de savunulmak zorundadır.
Bir siyasi parti demokratik yollarla seçmenin desteğini almışsa, ona karşı mücadele program üzerinden yapılmalıdır.
Eleştiri yapılmalıdır.
Hesap sorulmalıdır.
Yanlışları ortaya konulmalıdır.
Ama seçmenin iradesi peşinen gayrimeşru ilan edilmemelidir.
Aksi halde demokrasiyi değil, yalnızca kendi siyasal konforumuzu savunmuş oluruz.

SON SÖZ: KORKULAN GERÇEKTEN SOL MU?

Belki de Berlin tartışmasının en önemli sorusu budur.
Sol iktidar neden korkutuyor?
Gerçekten demokratik düzen açısından taşıdığı somut riskler nedeniyle mi?
Yoksa ekonomik ve siyasal güç dengelerini değiştirme ihtimali nedeniyle mi?
Bu sorunun cevabını vermek için kimsenin zihnini okumaya gerek yoktur.
Politikalara bakmak yeterlidir.
Kim sosyal devletin genişlemesini istiyor?
Kim kamu mülkiyetini savunuyor?
Kim konutun sosyal hak olduğunu söylüyor?
Kim emekçilerin pazarlık gücünü artırmak istiyor?
Kim daha güçlü bir yeniden dağıtım politikası öneriyor?
Ve kim bütün bunların karşısında duruyor?
Siyasi mücadelenin gerçek zemini burada ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle Berlin’de bugün yalnızca Sol Parti’nin bazı mensuplarının tartışmalı ilişkilerine bakmak yeterli değildir.
Elbette bunlar araştırılmalı, sorgulanmalı ve gerektiğinde hesap sorulmalıdır.
Ama aynı zamanda milyonlarca insanın neden sol politikalara yöneldiği de sorulmalıdır.
Çünkü toplumdaki gerçek sorunları görmezden gelerek yalnızca siyasi aktörleri suçlamak, sorunun kendisini ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, toplumsal tepkinin daha da büyümesine yol açabilir.
Şunu artık açıkça söylemek gerekir:
Bir ülkede konut krizi varsa, bunu “solun problemi” diye tanımlayamazsınız.
Gelir dağılımında adaletsizlik varsa, bunun hesabını değişim isteyenlerden soramazsınız.
Sosyal devlet zayıflamışsa, bunun sorumluluğunu daha iktidara gelmemiş bir siyasi harekete yükleyemezsiniz.
Ve yıllarca uygulanan politikaların ortaya çıkardığı sonuçları görmezden gelip, sandıkta değişim isteyen seçmene “neden değişim istiyorsun?” diye kızamazsınız.
Siyasetin en temel kuralı şudur:
İktidar hesap verir.
Muhalefet hesap sorar.
Seçmen ise karar verir.
Seçmenin verdiği kararı beğenmeyenlerin onu değiştirme hakkı vardır; fakat demokratik yollarla.
Berlin’de asıl tartışılması gereken de budur.
Sol Parti’nin iktidara gelip gelmemesinden önce, neden böyle bir siyasi talebin ortaya çıktığıdır.
Çünkü siyaset, yalnızca sandıkta kimin kazandığı değildir.
Siyaset, toplumun neden bir başka yolu aramaya başladığını anlamaktır.
Ve belki de bugün Avrupa’nın birçok başkentinde sorulması gereken en rahatsız edici soru şudur:
Yıllardır uygulanan politikaların bedelini toplum öderken, neden faturayı değiştirmek isteyenlere kesiyoruz?
İşte asıl mesele budur.
Çünkü bazen “sol iktidar tehlikelidir” cümlesinin arkasında gerçekten demokratik kaygılar bulunabilir.
Ama bazen de asıl korkulan şey solun kendisi değil, sol iktidarın değiştirebileceği güç dengeleridir.
Bunu anlamanın yolu sloganlardan değil, politikalardan geçer.
Kim neyi değiştirmek istiyor?
Kim neyi korumak istiyor?
Ve en önemlisi: Bu düzen değiştiğinde kim kazanacak, kim kaybedecek?
Siyaset biliminin gerçek sorusu tam da budur.