Enerji savaşları, emperyal güç siyaseti ve hükümetlerin sessizliği
Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci (İGÜ) Gazeteci – Yazar
ABD’nin dizel yakıt ihracatını 90 gün süreyle sınırlandırmayı değerlendirdiği iddiası, ilk bakışta enerji piyasalarına ilişkin teknik bir tartışma gibi görülebilir. Oysa mesele bundan çok daha büyüktür. Çünkü bugün petrolün, doğal gazın, dizelin ve diğer stratejik enerji kaynaklarının nasıl üretildiği, kim tarafından kontrol edildiği ve hangi ülkelere hangi koşullarda gönderildiği yalnızca ekonomik bir konu değildir. Enerji, küresel güç siyasetinin en önemli silahlarından biridir.
ABD yönetimi henüz kesinleşmiş bir dizel ihracat yasağı açıklamış değildir. Washington’dan gelen açıklamalarda farklı seçeneklerin değerlendirildiği belirtilirken, Avrupa Birliği de olası bir ihracat kısıtlamasının Atlantik’in iki yakasında ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunmaktadır. Ancak burada asıl mesele, yasağın bugün uygulanıp uygulanmayacağından daha önemlidir.
Asıl mesele şudur: Bir ülke kendi çıkarını korumak için aldığı bir ekonomik kararla dünyanın geri kalanındaki milyonlarca insanın yaşam maliyetini neden artırabilecek bir güce sahip?
ENERJİ PİYASASI DEĞİL, GÜÇ PİYASASI
Dünyada petrol ve enerji kaynaklarının dağılımına baktığımızda, karşımıza yalnızca arz ve talep grafikleri çıkmaz. Karşımıza savaşlar çıkar. Ambargolar çıkar. Yaptırımlar çıkar. Deniz yolları çıkar. Askerî üsler çıkar. Boru hatları çıkar. Rafineriler çıkar. Finansal yaptırımlar çıkar.
Ve bütün bunların merkezinde güç vardır.
Enerjiyi kontrol eden, yalnızca enerji satmaz; siyasal nüfuz da üretir. Enerji akışını etkileyebilen devlet, başka devletlerin ekonomik kararlarını da etkileyebilir. Çünkü modern ekonominin hiçbir alanı enerji olmadan ayakta kalamaz.
Bir litre dizelin fiyatındaki artış, yalnızca akaryakıt istasyonundaki rakam değildir. O artış kamyonun taşıma maliyetine, çiftçinin üretim giderine, fabrikanın enerji maliyetine, marketteki gıda fiyatına ve sonunda vatandaşın mutfak bütçesine dönüşür.
İşte emperyal güç ilişkilerinin en görünmez tarafı da budur.
Karar Washington’da alınabilir; faturası Berlin’de, Ankara’da, Paris’te, Roma’da veya dünyanın başka bir köşesinde yaşayan sıradan insanın cebinden çıkabilir.
SAVAŞI BÜYÜKLER ÇIKARIYOR, FATURAYI HALKLAR ÖDÜYOR
Bugün dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan savaşların enerji piyasaları üzerinde yarattığı sonuçları görüyoruz. Körfez’deki gerilim, petrol ve rafine ürün taşımacılığındaki daralma, enerji altyapılarına yönelik saldırılar ve büyük üretici ülkelerin ihracat kararları, birbirinden binlerce kilometre uzaktaki toplumları bile etkileyebiliyor.
Savaşın başladığı yerde yaşayan insan bombadan kaçıyor.
Başka bir ülkede yaşayan insan ise savaşın ekonomik faturasından kaçamıyor.
Biri canını kaybediyor.
Diğeri gelirinin satın alma gücünü kaybediyor.
Biri evini kaybediyor.
Diğeri evinin kirasını, elektriğini, ulaşımını ve gıdasını ödeyemez hale geliyor.
Savaşların coğrafyası farklı olabilir; ekonomik faturası küreseldir.
İşte bu nedenle enerji meselesini yalnızca ekonomi sayfalarının konusu olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Enerji politikası aynı zamanda dış politika, güvenlik politikası ve sınıf siyaseti meselesidir.
ABD KENDİ ÇIKARINI KORUYOR; PEKİ DİĞER HÜKÜMETLER NE YAPIYOR?
Burada dürüst olmak gerekir.
Bir devletin kendi vatandaşının enerji maliyetini düşürmeye çalışması, devletler sisteminin işleyişi açısından şaşırtıcı değildir. ABD yönetimi açısından Amerikan tüketicisinin yüksek dizel fiyatlarından korunması siyasi bir öncelik haline gelebilir.
Fakat sorulması gereken ikinci soru çok daha önemlidir:
Peki Avrupa hükümetleri kendi halklarının çıkarlarını korumak için ne yapıyor?
Dünyanın diğer ülkelerindeki hükümetler ne yapıyor?
Kendi enerji güvenliklerini neden başkalarının kararlarına bu kadar bağımlı hale getirdiler?
Neden enerji krizleri çıktığında ilk akla gelen çözüm vatandaşın daha fazla ödeme yapması oluyor?
Neden hükümetler büyük güçlerin kararlarını yalnızca izlemekle yetiniyor?
İşte burada dış politika ile bağımlılık arasındaki sınır tartışmaya açılıyor.
Bir ülkenin büyük bir güçle müttefik olması başka şeydir.
Kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarını o gücün kararlarına terk etmesi başka şeydir.
Diplomasi başka şeydir.
Siyasi ve ekonomik bağımlılık başka şeydir.
“EMPERYALİZM” SADECE TANKLA GELMEZ
Emperyalizm kavramını yalnızca geçmişteki işgallerle açıklamak, günümüz dünyasının güç ilişkilerini anlamakta yetersiz kalır.
Modern emperyal güç ilişkileri çoğu zaman tanklarla değil; enerji anlaşmalarıyla, finansal sistemlerle, yaptırımlarla, ticaret mekanizmalarıyla, teknoloji bağımlılığıyla, askerî ittifaklarla ve stratejik kaynakların kontrolüyle kurulabilir.
Bir ülkenin petrolünü kimin satın alacağına karar vermek de güçtür.
Bir ülkenin hangi enerji kaynağına erişebileceğini belirlemek de güçtür.
Bir ülkenin ihracatını yaptırımlarla sınırlamak da güçtür.
Bir ülkenin enerji arzını başka bir ülkeye bağımlı hale getirmek de güçtür.
Dolayısıyla bugün “emperyalizm” tartışmasını yalnızca askerî işgal üzerinden yapmak, 21. yüzyılın ekonomik ve siyasal gerçekliğini eksik okumaktır.
Enerjiyi kontrol eden, ekonomiyi etkiler. Ekonomiyi etkileyen, siyaseti etkiler. Siyaseti etkileyen ise egemenlik alanını genişletir.
AVRUPA’NIN BUGÜNKÜ KORKUSU YARININ SORUSUDUR
Avrupa Birliği’nin olası ABD dizel ihracat kısıtlamasından endişe duyması tesadüf değildir.
Çünkü Avrupa enerji konusunda dış kaynaklara bağımlı bir ekonomik yapıya sahiptir. ABD’nin Avrupa’nın dizel tedarikindeki önemli payı düşünüldüğünde, Washington’da alınabilecek bir kararın Avrupa piyasalarına yansıması kaçınılmaz biçimde tartışılmaktadır.
Bu tablo bize Avrupa açısından da önemli bir gerçeği gösteriyor:
Ekonomik güç sahibi olmak, stratejik bağımsızlığa sahip olmak anlamına gelmez.
Sanayisi güçlü olabilir.
Finans sistemi gelişmiş olabilir.
Teknolojik kapasitesi yüksek olabilir.
Fakat enerji arzı konusunda başkasının kararına bağımlıysanız, kriz anında hareket alanınız daralır.
İşte gerçek bağımsızlık burada başlar.
Bir devletin bayrağı, ordusu ve parlamentosu olabilir.
Ama stratejik kaynaklarını başkasının kararına bağlamışsa, bağımsızlığının ekonomik sınırları vardır.
HÜKÜMETLER NEDEN SUSUYOR?
Dünyanın birçok ülkesinde hükümetlerin büyük güçlerin politikaları karşısında neden daha sessiz kaldığı sorusu da burada önem kazanıyor.
Çünkü bağımlılık yalnızca enerji alanında değildir.
Askerî bağımlılık vardır.
Finansal bağımlılık vardır.
Teknolojik bağımlılık vardır.
Ticari bağımlılık vardır.
Diplomatik bağımlılık vardır.
Ve bütün bunlar hükümetlerin karar alma kapasitesini sınırlar.
Büyük güçlerle ilişkileri bozmanın maliyetinden çekinen hükümetler, çoğu zaman kendi vatandaşlarının uğradığı ekonomik kaybı yönetilebilir bir maliyet olarak görmeye başlayabilir.
İşte tehlikeli olan da budur.
Bir hükümet dış baskı karşısında susabilir. Ama halk o sessizliğin faturasını öder.
Siyasetin temel sorumluluğu ise tam burada ortaya çıkar: Halkın çıkarlarını korumak.
Bir hükümetin görevi yalnızca büyük güçlerle iyi ilişkiler kurmak değildir.
Kendi vatandaşının sofrasını, üretimini, ulaşımını ve geleceğini de korumaktır.
BEDENİ HALK, KARARI İKTİDARLAR TAŞIYOR
Dünyanın bugün yaşadığı temel çelişkilerden biri budur.
Kararlar yukarıda alınır.
Sonuçlar aşağıya iner.
Savaş kararını hükümetler alır.
Ekonomik yaptırımı devletler uygular.
Enerji politikalarını devletler ve büyük şirketler belirler.
Ama faturayı çiftçi öder.
İşçi öder.
Emekli öder.
Esnaf öder.
Sanayici öder.
Tüketici öder.
Kısacası halk öder.
Sonra da vatandaşa “küresel kriz”, “jeopolitik gelişmeler”, “arz sıkıntısı” ve “piyasa koşulları” anlatılır.
Elbette bunların tamamı gerçek olabilir.
Ama gerçek olmaları siyasi sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Çünkü “piyasa koşulları” gökten düşmez.
Piyasaları etkileyen kararları insanlar alır.
Savaşları insanlar çıkarır.
Ambargoları insanlar uygular.
Enerji politikalarını insanlar belirler.
Dolayısıyla sonuçlarından söz ederken kararların sahiplerini de konuşmak gerekir.
ABD’Yİ ELEŞTİRMEK YETMEZ
Burada yalnızca ABD’yi suçlamak da kolaycılık olur.
Çünkü uluslararası sistemde her devlet öncelikle kendi çıkarını korumaya çalışır.
Washington bunu yapıyor.
Avrupa kendi çıkarını korumaya çalışıyor.
Diğer büyük güçler de aynı şekilde davranıyor.
Asıl mesele, daha zayıf konumdaki ülkelerin neden sürekli bu güç mücadelesinin ekonomik bedelini taşıdığıdır.
Asıl mesele, neden bazı hükümetlerin kendi toplumlarının çıkarlarını koruyacak alternatif politikalar geliştiremediğidir.
Asıl mesele, neden enerji güvenliğinin yıllarca kısa vadeli siyasi hesaplara terk edildiğidir.
Ve asıl mesele, neden dünya ekonomisinin stratejik kaynaklar konusunda birkaç büyük merkezin kararlarına bu kadar bağımlı hale getirildiğidir.
Sorun yalnızca Washington değildir. Sorun, Washington’ın kararını dünyanın geri kalanının kaderini etkileyebilecek kadar güçlü kılan küresel düzendir.
DÜNYA HALKLARINA SORULMAYAN HESAP
Bugün petrolün fiyatını halk belirlemiyor.
Dizelin ihracatını halk belirlemiyor.
Savaşın başlayıp başlamayacağına halk çoğu zaman karar vermiyor.
Yaptırımın uygulanıp uygulanmayacağına halk karar vermiyor.
Ama bütün bu kararların sonuçları doğrudan halkın hayatına giriyor.
Bu nedenle çağımızın en büyük siyasal sorunlarından biri yalnızca ekonomik eşitsizlik değildir.
Karar alma gücü ile kararların bedelini ödeme zorunluluğu arasındaki uçurumdur.
Kararı veren ile bedeli ödeyen aynı kişi değilse, demokratik hesap verebilirlik sorunu ortaya çıkar.
Dünya halklarının asıl itirazı da burada başlamalıdır:
Bizim adımıza hangi kararlar alınıyor?
Bu kararları kim alıyor?
Kimin çıkarı korunuyor?
Bedeli kim ödüyor?
SONUÇ: PETROLÜN ALTINDA HALKIN EMEĞİ VAR
ABD dizel ihracatını gerçekten yasaklayacak mı?
Henüz kesinleşmiş bir karar yok.
Ancak bu tartışmanın kendisi bile dünyanın nasıl bir ekonomik ve siyasal düzende yaşadığını göstermeye yetiyor.
Enerji, artık yalnızca enerji değildir.
Petrol yalnızca petrol değildir.
Dizel yalnızca dizel değildir.
Bunların her biri küresel güç mücadelesinin parçalarıdır.
Bir ülkenin kendi çıkarını korumak için aldığı karar, başka ülkelerin milyonlarca insanının yaşam maliyetini yükseltebiliyorsa, burada yalnızca ticareti değil, küresel güç ilişkilerini konuşmak zorundayız.
Ve artık şu gerçeği görmezden gelemeyiz:
Savaşları çıkaranlarla savaşların bedelini ödeyenler çoğu zaman aynı insanlar değildir.
Enerji politikalarını belirleyenlerle enerji faturasını ödeyenler aynı insanlar değildir.
Büyük güçlerin stratejik hesaplarıyla dünya halklarının günlük yaşamı arasında devasa bir uçurum vardır.
Hükümetlerin görevi ise bu uçurumun altında halkını bırakmak değil, halkının çıkarını savunmaktır.
Büyük güçlerle işbirliği yapmak başka şeydir; onların çıkarlarını kendi halkının çıkarlarının önüne koymak başka şeydir.
Diplomatik ilişki başka şeydir; bağımlılık başka şeydir.
Müttefiklik başka şeydir; sessizlik başka şeydir.
Ve artık dünyanın bütün hükümetleri şu soruya cevap vermek zorundadır:
Siz kimin hükümetisiniz? Büyük güçlerin mi, yoksa kendi halkınızın mı?
Çünkü petrolün, dizelin ve savaşların faturası yukarıda hazırlanıyor olabilir.
Ama o faturayı aşağıda yaşayan insanlar ödüyor.
Dünya halklarının ödediği bedel artık yalnızca ekonomik bir bedel değildir. Bu, küresel güç düzeninin bedelidir.

































