Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci
Gazeteci-Yazar
İnsanlık tarihinin en eski çelişkilerinden biri şudur: İnsan, kendisi için doğru olanı bildiği hâlde neden çoğu zaman onun tersine yönelir? Neden dürüstlük öğretilmek zorundadır da yalan kendiliğinden yayılır? Neden dayanışma emek isterken bencillik kolayca kök salabilir? Ve neden toplumları ayakta tutan değerler sürekli korunmaya ihtiyaç duyarken yozlaşma çoğu zaman kendiliğinden yayılabilir?
Bu sorular yalnızca bireyin karakterini değil, toplumların kaderini de belirler. Çünkü medeniyetler çoğu zaman ekonomik yoksulluktan önce ahlaki yoksullaşmayla sarsılır.
İnsan tek yönlü bir varlık değildir. Onun içinde birbirine zıt eğilimler bir arada yaşar. Bir yanda vicdan, adalet, merhamet ve sorumluluk duygusu vardır; diğer yanda ise çıkar, güç, rahatlık ve haz arzusu bulunur. İnsan hayatı büyük ölçüde bu iki eğilimin mücadelesi içinde geçer.
Ahlaklı olmak çoğu zaman emek ister. Dürüstlük bazen bedel ödetir. Sabır beklemeyi, dayanışma fedakârlığı gerektirir. Buna karşılık bencillik ve kolaycılık ilk bakışta daha cazip görünür. Bu nedenle insanın asıl mücadelesi iyi ile kötü arasında değil, kısa vadeli haz ile uzun vadeli değer arasındadır.
İnsan zihninin olumsuzluklara karşı daha duyarlı olması da bu süreci etkiler. Psikolojide “negatiflik yanlılığı” olarak adlandırılan bu durum nedeniyle kötü haberler, skandallar ve çatışmalar daha fazla dikkat çeker. Bir kavga yüzlerce sakin günden daha çok konuşulur. Bir skandal yıllarca süren dürüst çalışmanın önüne geçebilir. Bu durum insanların kötülüğü sevdiği anlamına gelmez; ancak insan zihni tehlikeleri fark etmeye programlıdır.
Modern medya ve sosyal medya da çoğu zaman bu eğilim üzerinden çalışır. Dikkat çeken içerikler daha fazla izlenir, paylaşılır ve tüketilir. Sonuç olarak toplum bazen iyiyi değil, daha görünür olanı konuşur.
Yozlaşma ise çoğu zaman insanlara doğrudan kötülük olarak sunulmaz. Aksine özgürlük, eğlence, başarı veya bireysellik görüntüsü altında ortaya çıkabilir. Oysa gerçek özgürlük, insanın istediği her şeyi yapabilmesi değil; kendisine zarar verecek şeyleri yapmamayı seçebilmesidir. Arzularına hükmedemeyen kişi özgür değildir; sadece dürtülerinin yönettiği bir hayat yaşamaktadır.
Toplumların geleceğini belirleyen önemli unsurlardan biri de hangi davranışların ödüllendirildiğidir. Dürüstlük değer görürse dürüst insanlar çoğalır. Emek takdir edilirse çalışkanlık yayılır. Dayanışma yüceltilirse toplum güçlenir. Buna karşılık çıkarcılık ve sorumsuzluk avantaj sağlıyorsa bunlar da zamanla normalleşir.
Kötülük çoğu zaman gürültülüdür; iyilik ise sessizdir. Bir skandal bir günde milyonlara ulaşabilir. Fakat bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenciler, bir annenin yıllarca süren fedakârlığı veya dürüst bir insanın ömür boyu koruduğu karakter manşetlere çıkmaz. Bu yüzden insanlar bazen kötülüğün kazandığını zanneder. Oysa toplumları ayakta tutan şey, sessizce görevini yapan milyonlarca dürüst insanın görünmeyen emeğidir.
Sonuç olarak insanın bazen değerden uzaklaşıp yozlaşmaya yönelmesi, onun iyiliğe yabancı olduğu anlamına gelmez. İnsan, kısa vadeli çıkar ile uzun vadeli değer arasında seçim yapmak zorunda kalan bir varlıktır. Bu nedenle asıl soru “İnsan neden değişiyor?” değildir. Asıl soru şudur: Toplum hangi insan tipini ödüllendiriyor?
Çünkü yarının toplumu, bugün yüceltilen değerlerin eseridir.

































