Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci – Gazeteci

Beyaz Saray’ın ağır kapıları altı yıl aradan sonra yeniden Erdoğan için açıldı. O kapılar aslında yalnızca bir devlete değil, emperyalist bir düzene açılıyor. Washington’un aklı da, Trump’ın kişisel diplomasisi de aynı zemine yaslanıyor: kapitalizmin çıkarlarını korumak, geliştirmek ve savunmak.

Donald Trump’ın “harika bir görüşmeydi” sözleri, sıradan bir diplomatik nezaket değil, bu zihniyetin en çıplak hali. Trump, klasik Amerikan devlet aklının kurumsal dengelerinden çok, bireysel pazarlık ve ticari çıkar üzerine kurulu bir diplomasi yürütüyor. Fakat perde kalktığında görünen şey kişisel dostluk değil, emperyalist çıkarların sürekliliği.

Masadaki başlıklar da bunu açıkça gösteriyor. Ankara’nın en büyük beklentisi, S-400 alımı sonrası uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 programına dönüş. Trump bu konuda umut verse de, Kongre’nin devreye girmesi Washington siyasetinde çıkar hesaplarının farklı kanatlarca paylaşıldığını ortaya koyuyor. Bu sadece bürokratik bir engel değil, emperyalizmin kendi iç fraksiyonlarının çıkar çatışması.

Boeing anlaşması ve nükleer işbirliği dosyaları ise kapitalist düzenin çıplak yüzünü gösteriyor. ABD için bu, silah tekelleri ve enerji kartellerinin kazancı demek; Türkiye için ise enerji çeşitlendirmesi ve kısa vadeli ekonomik rahatlama. Görünüşte “karşılıklı bağımlılık”, gerçekte ise merkez ülke ile yarı-çevre arasındaki tipik bağımlılık ilişkisinin yeniden üretiminden başka bir şey değil.

Bu noktada Wallerstein’ın Dünya-Sistem Teorisi bize güçlü bir kavramsal çerçeve sunuyor. Kapitalist dünya ekonomisi merkez, yarı-çevre ve çevre ülkelerden oluşur. Merkez (ABD), teknolojik üstünlük ve sermaye birikimiyle sistemi yönlendirirken, yarı-çevre ülkeler (Türkiye gibi) hem bağımlı hem de bölgesel güç iddiası taşır. Trump–Erdoğan buluşması, bu dinamiğin somut yansımasıdır: merkez çıkarlarını dayatırken, yarı-çevre meşruiyet ve alan kazanma arayışındadır.

Gazze ve Suriye’deki derin çelişkiler ise bu çıkar ortaklığını gölgeleyemiyor. İnsanlık dramı karşısındaki sessizlik, emperyalist siyasetin en bilindik refleksi: çıkar alanları zarar görmedikçe insani değerler yalnızca pazarlık masasında anılır. Ortak basın toplantısının yapılmaması bile, bu çelişkilerin kameralardan uzak tutulmak istendiğini gösteriyor.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Erdoğan’ın “meşruiyet arayışına” dair sözleri de bu çerçevede anlam kazanıyor. Her ne kadar sonradan “saygı” anlamında kullandığını belirtse de, ifade Batı’nın Türkiye’ye bakışındaki çifte standardı gözler önüne seriyor: NATO’nun ikinci büyük askeri gücü güvenlikte vazgeçilmez, siyasette ise hep ikinci sınıf ortak muamelesi gören bir ülke.

Sonuçta Trump–Erdoğan buluşması, sürpriz bir yakınlaşma değil; emperyalizmin ve kapitalizmin dayattığı bir realpolitiktir. Trump seçim öncesi merkezdeki iktidarını pekiştirmeye çalışırken, Erdoğan yarı-çevre konumunu merkezle pazarlık yaparak tahkim etmeye çabalıyor.

Uluslararası siyasetin bize bir kez daha hatırlattığı şey şu: Görünürdeki dans liderlere ait gibi görünse de, sahnenin gerçek sahibi emperyalist ABD ve kapitalist Trump’ın temsil ettiği çıkar düzenidir. Şaşırtıcı olan dans değil; aynı adımlarla tekrar tekrar sahnelenmesidir.