Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci, Gazeteci-Yazar

Almanya’da yaşayan milyonlarca insanı yakından ilgilendiren sağlık sigortası reformu geçti. İlk bakışta teknik bir düzenleme gibi görünebilir. Yüzdeler, primler, katkı payları, bütçe dengeleri… Ancak işin özüne indiğimizde karşımıza çok daha önemli bir soru çıkıyor: Sosyal devlet anlayışı değişiyor mu?

Sevgili okurlar,

Almanya Federal Meclisi ile Federal Eyalet Temsilciler Meclisi tarafından kabul edilen sağlık sigortası reformu, önümüzdeki yıllarda milyonlarca sigortalının hayatını doğrudan etkileyecek. Yasa metni üzerinde son ana kadar değişiklikler yapıldı ve çok sayıda öneri düzenlemeye dahil edildi. Ancak bütün ayrıntıların ötesinde vatandaşın dikkatini çeken konu oldukça basit: Bu reformun faturası kimin cebinden çıkacak?

Reformun en dikkat çeken maddelerinden biri eşlerin ücretsiz aile sigortası uygulamasıyla ilgili. Bugüne kadar birçok ailede eşlerden biri ayrıca prim ödemeden sağlık sigortasından yararlanabiliyordu. Yeni düzenlemeyle birlikte bazı ailelerde bu uygulama 2028 yılından itibaren sona erebilecek. Bunun yerine, ailenin ana gelirini sağlayan kişinin kazancı üzerinden yüzde 2,5 oranında ek ödeme alınması planlanıyor.

Her ne kadar son anda yapılan değişiklikle 12 yaşın altında çocuğu bulunan ebeveynler, bakım veren aile bireyleri ve emekliler bu uygulamanın dışında bırakılmış olsa da, reformun temel mantığı değişmiş değil. Sağlık sisteminin finansmanı için yeni kaynak arayışına gidiliyor ve bunun bir kısmı doğrudan sigortalıların omuzlarına yükleniyor.

Yine reform kapsamında kademeli işe dönüş yapan çalışanlara 2028 yılından itibaren kısmi hastalık ödeneği verilmesi öngörülüyor. Bu düzenleme birçok çalışan açısından olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir.

Buna karşılık sağlık sigortalarının ek prim artışlarını artık mektupla bildirme zorunluluğunun kaldırılması dikkat çekici bir başka değişiklik olarak öne çıkıyor. Vatandaşın kendi sigortasının uyguladığı ek prim oranlarını daha yakından takip etmesi gerekecek.

İlaç katkı paylarında da artış geliyor. Otomatik zam planı şimdilik rafa kaldırılmış olsa da, 2027 yılından itibaren katkı paylarının mevcut seviyelerin üzerine çıkacağı belirtiliyor. Bu da özellikle düzenli ilaç kullanan milyonlarca insan için yeni bir mali yük anlamına geliyor.

Federal hükümet sağlık sigortasına verdiği mali desteği ilk planlandığı kadar azaltmayacağını açıklıyor. Ayrıca sosyal yardım alan kişilerin sağlık sigortası giderlerine daha yüksek katkı sağlanması hedefleniyor. Bütün bunlar reformun sağlık sigortalarının mali yapısını güçlendirmeyi amaçladığını gösteriyor.

Ancak tam da burada vatandaşın sorması gereken soru ortaya çıkıyor: Gerçekten kaynak mı yok? Yoksa mesele kaynakların nasıl ve hangi önceliklere göre kullanıldığı mı?

Benim değerlendirmeme göre bugün Almanya’da tartışılması gereken konu yalnızca sağlık sigortasının mali dengesi değildir. Asıl tartışılması gereken konu bütçe öncelikleridir. Çünkü bütçe rakamlardan ibaret değildir; aynı zamanda siyasi tercihlerin de aynasıdır.

Son yıllarda Almanya, Ukrayna savaşı kapsamında milyarlarca euroluk mali ve askeri destek paketlerini hayata geçirdi. Bu kararların doğruluğu veya yanlışlığı elbette ayrı bir siyasi tartışmanın konusudur. Ancak aynı dönemde sağlık sisteminde tasarruf ihtiyacından söz edilmesi, aile sigortasının sınırlandırılması, katkı paylarının artırılması ve vatandaşlardan daha fazla fedakârlık beklenmesi doğal olarak soru işaretlerini beraberinde getiriyor.

Vatandaşın gözünden bakıldığında ortaya çıkan tablo nettir. Bir tarafta savaş ve savunma harcamaları için bulunabilen milyarlarca euro, diğer tarafta ise sağlık sisteminde yeni mali kaynak arayışları…

İşte tam da bu nedenle birçok insan şu soruyu soruyor: Eğer bütçede bu kadar büyük kaynaklar bulunabiliyorsa, neden sağlık sisteminin yükü vatandaşın sırtına yükleniyor?

Sosyal devlet anlayışının temelinde vatandaşın sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik haklarının korunması vardır. Bugün kabul edilen reform ise sağlık sistemindeki mali baskının bir bölümünü doğrudan vatandaşın üstlenmesini öngörüyor.

Daha da dikkat çekici olan ise bu konunun Alman siyasetinde yeterince güçlü şekilde tartışılmamasıdır. Federal Meclis’te zaman zaman eleştirel sesler yükselse de, hükümetin bütçe önceliklerine yönelik güçlü ve etkili bir muhalefetin ortaya çıktığını söylemek zor. Oysa vatandaşın cebine dokunan her kararın çok daha kapsamlı şekilde sorgulanması gerekir.

Sağlık sigortası reformu teknik bir düzenleme olarak sunulabilir. Ancak gerçekte mesele çok daha büyüktür. Çünkü burada yalnızca sağlık sisteminin geleceği değil, Almanya’nın sosyal devlet anlayışının hangi yönde şekilleneceği de tartışılmaktadır.

Önümüzdeki yıllarda bu reformun ekonomik ve sosyal sonuçlarını daha net göreceğiz. Ancak bugünden görünen gerçek şudur: Alman hükümeti sağlık sistemindeki mali baskıyı hafifletmek için vatandaşlardan yeni fedakârlıklar istemeyi tercih etmiştir. Bunun toplumdaki ve sandıktaki karşılığının ne olacağını ise zaman gösterecektir.