Dr. Şevket Dalboy – Siyaset ve Sosyal Bilimci gazeteci (İGÜ)

Almanya’nın bugünkü tutumunu anlamak için haritaya değil, hafızaya bakmak gerekir. Bu ülke, yirminci yüzyılın ortasında dünyayı ateşe sürüklemiş, ardından küllerinden yeniden doğmuş bir aktör. Savaşla özdeşleşmiş bir geçmişten, refah ve istikrarla anılan bir bugüne ulaşması tesadüf değildi. Silah yerine sanayiyi, yayılma yerine ticareti, askerî güç yerine ekonomik nüfuzu tercih ederek kendine yeni bir kimlik inşa etti. Uzun yıllar boyunca bu kimlik, “bir daha asla” sözüyle ve Avrupa’nın vicdanı olma iddiasıyla örtüştü.

Peki bugün ne değişti

Ukrayna–Rusya savaşıyla birlikte Almanya’nın sergilediği tutum, bu “temkinli güç” imajını yerle bir ediyor. Milyarlarca avroluk silah transferleri, savunma bütçesindeki ani sıçrama, sertleşen dil ve hızlanan askerî refleksler ister istemez şu soruyu dayatıyor: Almanya gerçekten bir savaşa mı hazırlanıyor, yoksa savaştan korktuğu için mi bu yola sapıyor?

Cevap, çoğu zaman olduğu gibi, korku ile çıkarın kesiştiği yerde duruyor.

Soğuk Savaş sonrasında Avrupa, güvenliğini başkalarına ihale etti. Refah devletleri inşa edilirken savunma harcamaları budandı, ordular sembolik yapılara dönüştü. Almanya bu sürecin mimarlarından biriydi. Enerjide Rusya’ya bağımlı, güvenlikte Atlantik ötesine yaslanan bir düzen kuruldu. Ucuz gaz, istikrarlı ticaret ve düşük askerî maliyetler sayesinde herkes konfor alanında yaşadı. Ta ki bu düzenin aslında kırılgan bir illüzyon olduğu ortaya çıkana kadar.

Bugün Almanya iki gerçekle yüzleşiyor: Enerji bağımlılığı bir zafiyettir ve güvenlik garantileri bedelsiz değildir. Washington’dan gelen mesajlar diplomatik nezaketle süslenmiş olsa da özü nettir: “Ya daha fazla ödersiniz ya da korunmazsınız.” Bu, bir ortaklık çağrısından çok bir güvenlik şantajını andırıyor. Almanya ise bu baskıya en hızlı uyum sağlayan ülkelerden biri olmayı seçti.

Rusya bu denklemde ideal bir tehdit figürü olarak konumlandırılıyor. Tarihsel travmalar, coğrafi yakınlık ve askerî kapasite bir araya geldiğinde, Avrupa toplumlarını ikna etmek zor değil. Korku, en etkili siyasal araçtır. Almanya’nın bugün attığı adımlar da büyük ölçüde bu korkunun yönetilme biçimidir. Tehdit ne kadar büyütülürse, silahlanma o kadar meşrulaşır; itiraz edenler o kadar kolay susturulur.

Ancak asıl çelişki tam da burada başlıyor.

Almanya, barışı tesis edebilecek ender aktörlerden biri olmasına rağmen bu rolü bilinçli biçimde geri plana itiyor. Diplomatik köprüler kurmak, arabuluculuk yapmak, gerilimi düşürmek mümkünken neden silah sevkiyatları öne çıkarılıyor? Neden barış dili zayıflarken savaş retoriği güçleniyor?

Çünkü arabuluculuk, yalnızca iyi niyet değil, güç gerektirir. Tarafsızlık, bedel ödetebilme kapasitesi ister. Bugünün dünyasında masaya sadece “haklılıkla” oturulmuyor; masaya ağırlık koyabilenler konuşuyor. Almanya, yıllardır ihmal ettiği askerî kapasitesini şimdi panik hâlinde telafi etmeye çalışıyor. Bu telaş, onu barışın değil, saflaşmanın parçası hâline getiriyor.

Bir diğer boyut Avrupa içi güç dengeleri. Almanya liderliğini korumak istiyor. Sessiz kalan, bekleyen, denge arayan bir Almanya; Baltık ülkeleri, Polonya ve hatta Fransa nezdinde “zayıf” ve “kararsız” olarak algılanıyor. Bu algıyı kırmak için Berlin, “sorumluluk almayan dev” suçlamasından kurtulma pahasına daha sert, daha askerî bir çizgiye yöneliyor.

Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Korkuyla alınan kararlar, çoğu zaman korkulan sonucu hızlandırır. “Başka seçeneğimiz yok” cümlesi, geçmişte hep felaketlerin önsözü olmuştur.

Almanya bugün bir yol ayrımında duruyor. Ya geçmişinden gerçekten ders çıkarıp dengeleyici ve yatıştırıcı bir rol üstlenecek ya da başkalarının çizdiği güvenlik senaryolarında gönüllü bir figüran olmayı kabullenecek. Silahlar sustuğunda geriye sadece yıkım kalmaz; bu tercihlerle şekillenen yeni bir Avrupa kalır.

Ve o Avrupa’da Almanya’nın hangi yüzüyle hatırlanacağı, bugün attığı adımlarla belirlenecektir.

Tarih, bu ülkeye aynı soruyu bir kez daha soracaktır:
Gerçekten bilmiyor muydunuz, yoksa bilip sustunuz mu?