Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimler Doktoru – Gazeteci/Yazar

Berlin’de Christopher Street Day (CSD) etkinlikleri sırasında yaşanan kanlı saldırı, yalnızca masum insanları değil, demokrasiyi, özgürlükleri ve birlikte yaşama kültürünü hedef almıştır. Öncelikle altını hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde çizmek gerekir: Sivilleri hedef alan her türlü saldırı terördür. Bu suçu kim işlerse işlesin, hangi inanca, hangi etnik kökene veya hangi ideolojiye mensup olursa olsun, insanlığa karşı suç işlemiştir ve hukuk önünde en ağır şekilde hesap vermelidir.

21 yaşındaki Abdul B. Aranıyor. Foto: Politzei Berlin

Hayatını kaybeden vatandaşın ailesine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Böyle acılar karşısında toplumun ortak vicdanda buluşması gerekir.

Saldırının ardından Almanya’nın en üst düzey devlet yetkilileri olayı sert ifadelerle kınadı. Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Friedrich Merz, saldırının açık topluma ve demokratik yaşam biçimine yönelik olduğunu vurguladı. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak olayın hemen ardından bazı siyasi çevrelerin kullandığı dil, en az saldırının kendisi kadar dikkatle değerlendirilmelidir.

Henüz soruşturma tamamlanmadan, “İslam topluma savaş açtı” ya da “radikal İslamcı savaş ilan etti” gibi genelleyici ifadelerin kullanılması, hukuki açıdan olduğu kadar toplumsal açıdan da sakıncalıdır. Eğer saldırının arkasında dini istismar eden radikal bir terör yapılanması varsa, bunun bütün yönleriyle ortaya çıkarılması ve sorumluların en ağır şekilde cezalandırılması elbette hukuk devletinin gereğidir. Ancak hiçbir suç, milyonlarca insanın inancına mal edilemez.

Burada önemli olan nokta şudur: Terörün dini yoktur. Dini kullanan, dini istismar eden terör örgütleri vardır. İslam’ı kendi ideolojik hedefleri için araç hâline getiren radikal yapılar nasıl insanlığın ortak düşmanıysa, aşırı sağ ideolojiyi şiddete dönüştüren örgütler de aynı ölçüde tehdit oluşturmaktadır. Mücadele edilmesi gereken dinler değil, dinleri ve ideolojileri şiddetin aracı hâline getiren yapılardır.

Kamuoyunda uzun süredir tartışılan bir başka konu da olaylara yaklaşım biçimidir. Fail etnik Alman olduğunda, haberlerde çoğu zaman “psikolojik sorunları vardı”, “yalnız hareket etti” veya “akıl sağlığı yerinde değildi” şeklindeki değerlendirmeler öne çıkarken; fail göçmen kökenli olduğunda ya da Müslüman kimliği taşıdığında, daha soruşturma tamamlanmadan dini kimliği ve göçmen geçmişi ön plana çıkarılabilmektedir. Elbette her olay kendi somut delilleriyle değerlendirilmelidir. Ancak benzer olaylarda kullanılan dilin farklılaşması, toplumun bir kesiminde çifte standart algısının oluşmasına neden olmaktadır.

Hukuk devletinin en temel ilkesi açıktır: İnsanlar kimliklerine göre değil, işledikleri fiillere göre yargılanır. Suç bireyseldir; sorumluluk da bireyseldir. Adaletin temel şartı, aynı suça aynı hukuk ölçüsüyle yaklaşmaktır.

Bu olayın bir başka önemli boyutu ise güvenlik politikalarıdır. Basına yansıyan bilgiler doğruysa ve saldırganın radikal çevrelerle bağlantısı daha önceden güvenlik birimlerinin bilgisi dâhilindeyse, kamuoyunun cevap beklediği soru açıktır: Bu saldırı neden önlenemedi?

Modern devletler yalnızca suçluları yakalamakla değil, vatandaşlarını korumakla da yükümlüdür. Güçlü istihbarat teşkilatlarının temel görevi, radikalleşme süreçlerini zamanında tespit ederek olası saldırıları engellemektir. Saldırı gerçekleştikten sonra yapılacak açıklamalar, kaybedilen hayatları geri getirmemektedir. Bu nedenle olası ihmaller de şeffaf biçimde araştırılmalı ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Terör saldırılarının ardından yaşanan acıların siyasi hesaplaşmalara malzeme yapılması da son derece tehlikelidir. Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağ hareketlerin her terör olayını göçmen karşıtlığını körüklemek için kullandığı görülmektedir. Aynı şekilde, korku üzerinden siyaset üretmek isteyen her anlayış, farkında olmadan terörün amaçladığı toplumsal kutuplaşmaya hizmet etmektedir.

Berlin’deki bu saldırı, hepimize önemli bir gerçeği yeniden hatırlatmıştır: Terörle mücadele, yalnızca güvenlik güçlerinin değil, hukuk devletinin, siyasetin, medyanın ve toplumun ortak sorumluluğudur. Bu mücadelede ne teröre en küçük bir hoşgörü gösterilmeli ne de terör bahane edilerek milyonlarca insan ötekileştirilmelidir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla nefret değil, daha güçlü hukuk; daha fazla kutuplaşma değil, daha etkin güvenlik politikaları; daha fazla önyargı değil, daha fazla adalettir.

Çünkü demokrasi, ancak suçluyu cezalandırırken masumu koruyabildiği ölçüde güçlüdür. Terörün kazanmaması için yapılması gereken, korkuya teslim olmak değil; hukuka, adalete ve ortak insanlık değerlerine daha sıkı sarılmaktır.