Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci
İGÜ Araştırmacı-Yazar
Türkiye’nin ilk İklim Kanunu nihayet kabul edildi. Ancak bu kanun, iklim krizine çare olmaktan ziyade, ekonominin çıkarlarını korumayı önceleyen bir koruyucu zırha dönüşmüş durumda. Dünyanın dört bir yanında iklim krizinin bedelini en çok ödeyenler, yoksullar, çiftçiler, kırılgan topluluklar, göç etmek zorunda kalanlar ve gelecek nesiller oluyor. Türkiye ise bu gerçeği görmek yerine, iklim krizini karbon ticaretiyle sınırlayan dar bir bakış açısıyla ele almayı tercih ediyor.
Kanun metni, sera gazı salımını hangi hızla ve ne seviyede azaltacağımızı netleştirmiyor. Fosil yakıtlardan çıkış için bir takvim belirlenmiş değil. “Adil geçiş” kavramı kanuna eklenmiş olsa da bunu hayata geçirecek somut mekanizmalar, işçilerin haklarını koruyacak düzenlemeler, yerel halkın mağduriyetini önleyecek tedbirler kanunda yer bulmuyor. İklim Kanunu’nun bu haliyle kömürün doğayı ve insan sağlığını tehdit eden izlerini silmesi mümkün değil.
Burada asıl mesele, iklim krizinin bir “ekonomik risk” olarak görülmesi ve bu riskin AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’ndan kaynaklanacak mali yükleri hafifletmek için bir iç ETS kurulması hedefiyle sınırlanmasıdır. Türkiye, karbon maliyetlerini yurt içinde tutarak, bu yükü ihracatçıların sırtından almak istiyor. Ancak karbon ticareti yapmak, iklim krizini çözmekle aynı şey değildir. Eğer bu kanun, 2053 net sıfır hedefine katkı sunmayacaksa, uzun vadede ne sosyal adaleti ne de ekolojik dengeyi koruyabilir.
İklim Kanunu’nun asıl eksiği, ekolojik gerçeklik ile ekonomik çıkarlar arasındaki dengeyi kuramamasıdır. Küresel ölçekte iklim politikaları, karbon salımını azaltmanın yanında biyolojik çeşitliliği korumayı, doğal alanların talanını durdurmayı, iklim krizinden en çok etkilenen toplulukları korumayı hedefler. Türkiye ise hâlâ sanayisini fosil yakıt bağımlılığından kurtarma iradesi göstermemekte ve kömürden çıkış gibi acil başlıkları gündemine almamaktadır.
Bugün iklim politikası; sadece bir çevre meselesi değil, bir adalet meselesidir. Bu kanunun bir yanıyla emisyon ticaret sistemini gündeme taşıması, AB pazarına uyum açısından bir adım olabilir. Ancak asıl mesele, doğaya ve insana bakışımızı değiştirmektir. Betonlaşmış şehirler, kuruyan nehir yatakları, ormansızlaşan vadiler, göç yollarına düşen çiftçiler, sağlığı bozulan çocuklar bize her gün şunu hatırlatıyor: İklim krizini yönetemezsek, yarınlarımızı kaybedeceğiz.
Türkiye’nin gerçek bir iklim yasasına ihtiyacı var: Fosil yakıtlardan adım adım çıkışı belirleyen, sera gazı emisyonlarını azaltma hedefini net bir şekilde ortaya koyan, sivil toplumu ve yerel toplulukları karar süreçlerine dahil eden, karbon ticaretinden elde edilecek gelirleri doğrudan adil geçiş mekanizmalarına ve iklim direnci projelerine aktaran bir yasa.
İklim krizi kapımızda değil, artık içimizde yaşıyor. Türkiye eğer bu krizi ekonomik kaygılarla erteleme yolunu seçerse, sonunda ödenecek bedelin çok daha ağır olacağını unutmamalıdır. Bugün “ekonomik çıkar” diye korunan her fosil yakıt projesi, yarının susuzluğuna, gıda krizine ve toplumsal huzursuzluğa zemin hazırlamaktadır.
Türkiye’nin iklim politikasını ticaret kaygısından, gelecek kuşakların yaşam hakkına taşıma sorumluluğu vardır. Aksi hâlde İklim Kanunu, krizle yüzleşmek yerine krizi öteleyen bir evrak olarak raflarda kalmaya mahkûm olacaktır.
































