Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci İGÜ Araştırmacı Gazeteci
“Bazen bir kelime, bir haritadan daha güçlüdür. Fransa’nın ‘tanıyoruz’ demesi, Filistin’in görünmezliğine atılan bir çizgi değil, ona biçilen bir kimliktir.”
Uluslararası diplomaside bazı açıklamalar vardır ki yankısı yıllarca sürer. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Filistin devletini tanıyacaklarını ilan etmesi işte bu türden bir adımdı. Ne bir jest, ne de içi boş bir politik beyan. Bu karar; yeryüzünün en uzun, en derin ve en adaletsiz işgallerinden biri olan Filistin meselesinde tarihi bir dönüm noktası olma potansiyeli taşıyor.
Bu açıklama, sadece Fransa’nın değil, Batı’nın vicdanıyla yüzleşmesidir. Ve bu yüzleşme, Tel Aviv’deki muktedirlerin uykularını kaçıracak kadar sarsıcıdır.
Tel Aviv’in Sesi: Saldırı, Tehdit ve Tahammülsüzlük
Macron’un açıklamasının ardından İsrail yönetiminin verdiği tepki, diplomatik bir tartışmanın değil, ideolojik bir paniğin dışavurumudur. Başbakan Netanyahu’nun “Filistin devleti bir İran üssü olur” sözü, alışıldık düşmanlaştırma ezberlerinin tekrarıdır. Ne var ki bu sefer ezber, sadece Paris’e değil, tüm Avrupa’ya doğrultulmuştur.
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın Macron’a yönelik “Umarım Paris sokaklarında güvenliği sağlayabilir” şeklindeki tehdidi, uluslararası ilişkiler tarihinde nadir görülen bir diplomatik saldırıdır. Bu ifade, sıradan bir eleştiri değil, doğrudan bir gözdağıdır; bir müttefike karşı kullanılan açık bir tehdit dilidir. Ve bu tehdit, sadece Fransa’ya değil, Filistin’in tanınmasını düşünen tüm ülkelere yöneliktir.
Bu yaklaşımın altında yatan esas gerçeklik, siyonist ideolojinin varlık kaygısıdır. Çünkü bu ideolojiye göre Filistin’in var olması, İsrail’in mutlak üstünlüğünü tartışmalı hale getirir. Onlara göre bir Filistin devleti, yalnızca jeopolitik bir tehlike değil, aynı zamanda tarihsel bir yalanın ifşasıdır.
Siyonizm ve “Alternatifsiz Devlet” Yanılgısı
Siyonizm, İsrail’in yalnızca Yahudilere ait olduğunu varsayan, diğer tüm halkları ya tehdit ya da yok sayılması gereken unsurlar olarak gören bir ideolojidir. Filistinliler bu zihniyete göre “yanı başındaki halk” değil, “yerinden edilmesi gereken kalabalıktır”. Bu anlayışa göre ne Batı Şeria’da, ne Kudüs’te, ne de Gazze’de bağımsızlık mümkün değildir. Çünkü İsrail, “alternatifsiz bir devlet” olarak kendini pazarlamak zorundadır.
İsrail Maliye Bakanı Smotrich’in Batı Şeria’yı ilhak etme tehdidi, bu zihniyetin günümüz haritalarına nasıl kazınmak istendiğinin açık örneğidir. Smotrich’in “Macron’un açıklaması bize fırsat sağladı” demesi, uluslararası hukuku ayaklar altına alma cesaretinin, Avrupa’ya rağmen sürdürülmeye çalışıldığını göstermektedir.
Avrupa’nın Vicdanı mı, Çıkarı mı?
Fransa’nın bu adımı, Avrupa’nın geri kalanına da bir vicdan çağrısıdır. Ancak şu soru önemlidir: Bu karar, gerçek bir değer duruşu mu, yoksa Orta Doğu’daki yeni dengelere göre şekillenmiş bir çıkar manevrası mı?
Her ne kadar ikincisi ihtimal dışı olmasa da, Filistin’in tanınması gibi uluslararası meşruiyet isteyen bir kararı almak, kolay değildir. Bu yüzden Macron’un bu cesareti, sadece diplomatik bir hamle değil, aynı zamanda İsrail’in mutlak dokunulmazlığına karşı atılmış bir adımdır.
Filistin’in Tanınması: Bir Haritanın Kenarına Yazılan Gerçek
Filistin, dünya haritalarında var gibi ama yok gibi duran, adına rağmen bayrağı olmayan, halkı olan ama pasaportu olmayan bir devlettir. Onun tanınması; bir ülkenin ilanı değil, tarihsel bir adaletsizliğin kabulü anlamına gelir.
Bu adım, yıllardır İsrail’in “güvenlik” bahanesiyle işgal ettiği topraklarda yaşamaya çalışan milyonlarca insanın varlığını teyit etmektir. Ve bu, sadece Filistin’e değil, insanlığa yöneltilmiş bir selamdır.
Sonuç Yerine: Bir Devletin Tanınması, Bir İdeolojinin Çöküşü
Macron’un Filistin’i tanıyacağını duyurması, diplomatik bir beyanın çok ötesindedir. Bu karar, siyonist ideolojinin “sadece biz haklıyız” zırhında açılmış derin bir çatlaktır. Ve bu çatlak, yalnızca Fransa ile sınırlı kalmayacak, başka ülkelerin de benzer adımlar atmasına zemin hazırlayacaktır.
Filistin’in tanınması bir başlangıçtır. Bu başlangıç; işgalin sonuna, adaletin sesine ve en nihayetinde halkların eşitliğine açılan kapıdır.
Çünkü her işgal bir gün son bulur. Ama tanınan bir halk, asla kaybolmaz.

































