Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci, Gazeteci, Yazar
Suriye’de SDG’nin kendisini feshetmesi yalnızca bir silahlı yapının ortadan kalkması değildir. 2011’den bu yana süren savaşın, dış müdahalelerin, vekâlet mücadelelerinin ve parçalanan devlet otoritesinin ürettiği bir dönemin kapanış işaretidir. Fakat asıl mesele şimdi başlıyor. Kürtler Şam’la nasıl bir siyasal düzen kuracak, ABD bölgedeki etkisini nasıl sürdürecek, Türkiye’nin güvenlik kaygıları nasıl karşılanacak, İsrail’in Suriye politikası nereye kadar uzanacak, Rusya ve İran gerileyen etkilerini yeniden kurabilecek mi? Suriye’nin geleceği, bu soruların yanıtlarına göre şekillenecek.
Suriye’de bugün yaşananları anlamak için yalnızca 2011’e bakmak yeterli değil. Irak’ın işgaliyle başlayan büyük kırılma, Ortadoğu’daki devlet yapılarının zayıflaması ve ardından Suriye savaşının uluslararası bir vekâlet mücadelesine dönüşmesi, bugün ortaya çıkan tablonun temelini oluşturdu. IŞİD ve benzeri radikal örgütler de boşlukta, kendiliğinden ortaya çıkmış yapılar değildi. Irak’ta devlet kurumlarının dağıtılması, ordunun tasfiye edilmesi, mezhep çatışmalarının derinleşmesi ve Suriye’de merkezi otoritenin parçalanması, bu örgütlerin büyüyebileceği zemini hazırladı. Dolayısıyla IŞİD’in yükselişini yalnızca dinsel fanatizm veya terör örgütlerinin kendi iç dinamikleriyle açıklamak, onu doğuran tarihsel ve siyasal koşulları görmezden gelmek olur. Emperyal müdahalelerin ve bölgesel güç mücadelelerinin yarattığı yıkım, daha sonra yine aynı güçlerin müdahale gerekçesine dönüştü. Ortadoğu’da yıllardır tekrarlanan döngünün en acı tarafı da budur.
Bu ortamda SDG ortaya çıktı. Kürtlerin ağırlıkta olduğu YPG’nin öncülüğündeki yapı, IŞİD’e karşı savaşta ABD’nin sahadaki en önemli ortağı haline geldi. IŞİD’in Suriye ve Irak’ta geniş alanları ele geçirmesi Washington açısından yeni bir askeri ortaklığı zorunlu kılarken SDG, ABD için işlevsel bir güç oldu. Başlangıçta IŞİD’e karşı mücadele ekseninde şekillenen bu ortaklık zaman içinde Suriye’nin kuzeydoğusunda geniş bir siyasi ve askeri yapılanmaya dönüştü. SDG bir dönem Suriye topraklarının yaklaşık dörtte birini kontrol eder hale geldi. Petrol sahaları, sınır kapıları ve IŞİD mensuplarının tutulduğu kamplar da bu alanın stratejik önemini artırdı. Ancak SDG’nin güçlenmesi Türkiye ile ABD arasında yıllarca süren ciddi bir anlaşmazlığın da temelini oluşturdu. Ankara, SDG’nin omurgasını oluşturan YPG’yi PKK ile bağlantılı görüyor ve sınırının hemen yanında bağımsız bir silahlı yapılanmanın kalıcılaşmasını doğrudan güvenlik tehdidi kabul ediyordu.
Böylece Suriye’de birbirinden farklı hesapların iç içe geçtiği karmaşık bir denklem oluştu. ABD IŞİD’e karşı SDG ile çalışırken Türkiye bu yapının sınır güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu savundu. Rusya Esad yönetimini destekleyerek bölgede nüfuzunu korumaya çalıştı. İran, Suriye’yi Lübnan ve Irak üzerinden uzanan bölgesel stratejisinin önemli halkalarından biri haline getirdi. İsrail ise İran’ın Suriye’de yerleşmesini engellemek ve kendi güvenliğini korumak amacıyla müdahalelerini artırdı. Böylece Suriye, bir iç savaştan çok daha fazlasına dönüştü; küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir mücadele alanı haline geldi.
Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesi bütün bu dengeleri değiştirdi. SDG’nin sahip olduğu stratejik önem büyük ölçüde IŞİD tehdidi ve Şam’ın zayıflığı üzerinden şekillenmişti. Esad’ın gitmesiyle Washington’un Suriye politikası da değişti ve ABD yeni Şam yönetimiyle ilişki kurmaya başladı. SDG’nin eski konumunu koruması böylece giderek zorlaştı. Şam yönetimi açısından ise ülkenin parçalanmış yapısını sona erdirmek, petrol ve doğal gaz sahalarıyla sınır kapıları üzerindeki devlet kontrolünü yeniden kurmak ve ülkenin tamamında merkezi otorite oluşturmak temel hedef haline geldi.
Ocak 2026’da kuzeydoğuda yaşanan çatışmalar bu sürecin dönüm noktası oldu. Şam güçlerinin ilerlemesiyle SDG kontrolündeki alanların önemli bölümü merkezi yönetime geçti. Askeri dengenin değişmesi tarafları yeniden müzakereye zorladı. Ateşkes ve entegrasyon anlaşmasıyla SDG’nin askeri ve sivil kurumlarının Suriye devletine devredilmesi, stratejik kaynakların Şam’ın kontrolüne geçmesi ve Kürtlerin kültürel ve siyasi haklarının tanınması yönünde bir çerçeve oluştu. Böylece savaş yıllarında ortaya çıkan fiili bölünmenin önemli bir parçası yeniden merkezi devlet yapısına bağlanmaya başladı.
Mazlum Abdi’nin Şam’da SDG’nin bağımsız askeri güç olarak faaliyetlerine son verdiğini açıklaması, işte bu sürecin sonucudur. Fakat “SDG feshedildi, Kürt meselesi de bitti” demek için henüz çok erken. Çünkü askeri yapının ortadan kalkması Kürtlerin siyasi taleplerini ortadan kaldırmıyor; mücadele yalnızca başka bir zemine taşınıyor. Kürtlerin anayasal statüsü, yerel yönetimlerin yetkileri, dil ve eğitim hakkı, siyasi temsil ve güvenlik kurumlarına katılım, bundan sonraki dönemin en hassas başlıkları olacak. Şam’ın vereceği sözlerin anayasal güvenceye dönüşüp dönüşmeyeceği ise yeni dönemin en kritik sınavlarından biri.
Şam’ın Kürtlerle anlaşmak istemesinin nedeni de yalnızca siyasi değil, devletin geleceği açısından stratejik. Suriye’nin zaten ağır biçimde tahrip olmuş ekonomisi ve altyapısı yeni bir savaş yükünü taşıyabilecek durumda değil. Kuzeydoğuda yeniden çatışma çıkması, ülkenin yeniden birleşmesini daha da zorlaştırır. Kürtler açısından ise mesele, yıllar boyunca fiilen sahip oldukları kurum ve alanların merkezi devlete devredilmesi karşılığında hangi siyasi güvencelerin alınacağı. Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl pazarlık silahların değil, anayasanın üzerinde yürütülecek.
Ankara açısından SDG’nin bağımsız silahlı yapı olarak sona ermesi, Suriye’nin toprak bütünlüğünün güçlenmesi ve Türkiye sınırında PKK bağlantılı bir yapılanmanın kalıcılaşması ihtimalinin ortadan kalkması bakımından önemli ve memnuniyet verici bir sonuç olarak değerlendiriliyor. Türkiye’nin temel beklentisi, entegrasyonun yalnızca isim değişikliğinden ibaret kalmaması ve silahlı kapasitenin gerçekten Suriye devletinin denetimine girmesi. Ankara açısından Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye yönelik bir tehdit oluşturabilecek bağımsız silahlı yapının ortadan kalkması, hem sınır güvenliği hem de bölgesel istikrar açısından önemli.
Türkiye’nin Suriye’deki rolü bundan sonra daha da genişleyebilir. Şam yönetiminin devlet kurumlarını yeniden oluşturması, sınır güvenliği, ticaret yollarının açılması, enerji ve altyapı yatırımları, mültecilerin güvenli ve gönüllü dönüş koşulları ve ekonomik yeniden yapılanma gibi alanlarda Ankara etkili bir aktör konumunda. Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan yaklaşımı ile Şam’ın merkezi devlet kurma hedefinin örtüştüğü alanlar genişledikçe iki ülke arasındaki iş birliği de önem kazanabilir. Ancak bunun kalıcı olabilmesi için Kürtlerin siyasi haklarının da güvence altına alınması gerekiyor. Çünkü yalnızca askeri yöntemlerle sağlanan bir sessizlik, uzun vadeli istikrar anlamına gelmez.
İsrail’in hesabı ise farklı. Tel Aviv, İran’ın Suriye’de yeniden güçlenmesini istemediği gibi Türkiye’nin Suriye’de artan siyasi ve askeri etkisini de yakından izliyor. Esad’ın devrilmesinden sonra İsrail’in güney Suriye’deki askeri varlığını genişletmesi ve Golan çevresinde yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturması, Suriye’nin geleceğinin yalnızca Şam’ın kararlarıyla belirlenemeyeceğini gösteriyor. Süveyda çevresindeki Dürzi gruplarla yaşanan gerilim ve İsrail’in bu gruplara yönelik desteği, ülkenin güneyinde yeni bir kırılma ihtimalini canlı tutuyor.
Burada Suriye açısından ciddi bir risk ortaya çıkıyor. Kuzeydoğuda merkezi devlet ile Kürtler arasında entegrasyon sağlanırken güneyde yeni bir çatışma alanı oluşursa, ülkenin yeniden birleşmesi gecikebilir. Üstelik Türkiye ile İsrail’in Suriye’deki güvenlik öncelikleri giderek farklılaşıyor. Washington da bir yandan “tek ordu, tek hükümet, tek devlet” anlayışını desteklerken diğer yandan İsrail’in güvenlik kaygılarını dikkate almak zorunda. Bu nedenle ABD’nin Suriye politikası önümüzdeki dönemde hem Şam’ı güçlendirmeye hem de İsrail-Türkiye geriliminin doğrudan çatışmaya dönüşmesini önlemeye çalışacak bir denge üzerine kurulabilir.
Rusya’nın konumu da Esad döneminden tamamen farklı. Moskova yıllarca Şam yönetiminin en önemli askeri ve diplomatik destekçisiydi. Esad’ın devrilmesi Rusya’nın Suriye’deki eski ayrıcalıklı konumunu sona erdirdi. Ancak Rusya ülkeden tamamen çekilmedi. Hmeymim ve Tartus gibi stratejik askeri noktaların geleceği üzerinden yeni Şam yönetimiyle pazarlık yapıyor. Moskova artık Esad’ı koruyan güç değil; yeni Suriye düzeninde kendisine alan açmaya çalışan bir aktör. Rusya’nın gelecekteki etkisi, büyük ölçüde Şam yönetimiyle kuracağı ilişkinin niteliğine bağlı olacak.
İran’ın durumu ise daha zor. Tahran açısından Suriye, Irak ve Lübnan üzerinden uzanan bölgesel nüfuz zincirinin en önemli halkalarından biriydi. Esad’ın devrilmesi bu hattı büyük ölçüde zayıflattı. Yeni Şam yönetiminin İran’a mesafeli durması ve ABD, Körfez ülkeleri ile Batı dünyasıyla ilişkilerini geliştirmesi, Tahran’ın eski nüfuzunu yeniden kurmasını zorlaştırıyor. Ancak İran’ın bölgedeki deneyimi, etkisini yalnızca merkezi hükümetler üzerinden kurmadığını gösteriyor. Bu nedenle Suriye’deki yerel toplumsal ve mezhepsel fay hatları, gelecekte yeni bir nüfuz mücadelesinin zemini haline gelebilir.
Bütün bu gelişmelerin arkasındaki tarihsel gerçek ise unutulmamalı. IŞİD’in yükselişi, Suriye’nin parçalanması ve bölgedeki radikal örgütlerin güçlenmesi yalnızca “Ortadoğu toplumlarının kendi iç sorunu” değildir. Irak’ın işgaliyle başlayan süreç, devlet kurumlarının çökertilmesi ve mezhep çatışmalarının derinleşmesiyle radikal örgütlere geniş bir alan açtı. Suriye’de savaşın uluslararasılaştırılması bu alanı daha da büyüttü. Daha sonra IŞİD’in yarattığı tehdit, yeni askeri müdahalelerin gerekçesine dönüştü. Böylece önce devletler parçalandı, sonra ortaya çıkan güvenlik boşluğu tehdit olarak gösterildi ve yeniden müdahale edildi. Bu döngü kırılmadığı sürece Ortadoğu’da kalıcı barıştan söz etmek kolay değil.
Suriye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorun da budur. Ülke yalnızca savaşın yıkıntılarını temizlemiyor; aynı zamanda dış güçlerin yıllarca şekillendirdiği bir siyasal mirasın içinden çıkmaya çalışıyor. SDG’nin feshi bu açıdan önemli bir dönüm noktası. Fakat bunun gerçek bir barışa dönüşebilmesi için Kürtlerin siyasi ve kültürel haklarının güvenceye alınması, merkezi devletin bütün yurttaşlara eşit yaklaşması ve hiçbir dış gücün Suriye’nin egemenliği üzerinde kalıcı vesayet kurmaması gerekiyor.
Suriye’nin önünde birkaç farklı gelecek ihtimali bulunuyor. Birinci ihtimal, Kürtlerin haklarının anayasal güvenceye alındığı, eski SDG kadrolarının devlet yapısı içinde yer bulduğu ve Türkiye’nin güvenlik kaygılarının karşılandığı kapsayıcı bir devlet modelinin kurulması. Bu gerçekleşirse SDG’nin feshi, Suriye’nin yeniden birleşmesinin başlangıcı olabilir. İkinci ihtimal, askeri entegrasyon gerçekleşirken siyasi hakların sınırlı kalması. Böyle bir durumda bugün susan silahların yerini yeni bir siyasi gerilim alabilir. Üçüncü ve en tehlikeli ihtimal ise İsrail-Suriye, Türkiye-İsrail veya Şam ile güneydeki silahlı gruplar arasındaki gerilimlerin büyümesidir. Böyle bir gelişme, henüz tam olarak kurulamamış merkezi devlet yapısını yeniden sarsabilir.
Bu nedenle SDG’nin feshi, Suriye krizinin finali değil; savaş sonrası düzenin kurulmasında yeni bir perdenin açılmasıdır. 2011’den sonra ülke, merkezi devletin parçalandığı, milislerin ve yabancı güçlerin kendi nüfuz alanlarını oluşturduğu bir savaş alanına dönüştü. SDG de bu parçalanmanın ortaya çıkardığı yapılardan biriydi. Şimdi askeri yapı sona eriyor. Fakat geride kalan siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlar hâlâ yerinde duruyor.
Suriye’nin gerçek sınavı bundan sonra başlayacak. Kürtleri kaybetmeden merkezi devleti kurmak, Türkiye’nin güvenlik endişelerini gidermek, İsrail’le yeni bir çatışmaya sürüklenmemek, İran’ın yeniden vekil yapılar üzerinden nüfuz kurmasını önlemek, Rusya ve ABD ile dengeli ilişkiler geliştirmek ve bütün bunları yaparken ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak kolay olmayacak.
Suriye artık eski Suriye değil. Esad dönemi kapandı, SDG’nin bağımsız askeri dönemi sona erdi, İran’ın etkisi geriledi, Rusya yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyor, ABD yeni bir ortaklık arıyor, İsrail güneyde kendi güvenlik alanını genişletiyor ve Türkiye kuzeydeki güvenlik denkleminde çok daha güçlü bir aktör olarak öne çıkıyor.
Şimdi asıl mesele, bu güçlerin Suriye üzerinde ne kadar etkili olacağı değil; Suriye halkının kendi devletini, kendi iradesiyle yeniden kurup kuramayacağıdır. Çünkü IŞİD’i, savaş ağalarını ve vekil güçleri doğuran koşullar ortadan kaldırılmadan yalnızca örgütlerin adını değiştirmek kalıcı çözüm getirmeyecektir. Suriye’nin gerçek çıkışı, ülkenin yeniden büyük güçlerin hesaplaşma alanı olmaktan çıkması ve egemen, demokratik, kapsayıcı bir devlet düzenine kavuşmasıyla mümkün olacaktır.


































