Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci, Gazeteci, Yazar

PKK’nin silahlı mücadeleyi ve örgütsel yapısını sona erdirme kararı, Suriye’de SDG’nin bağımsız askeri yapı olarak Şam’a entegrasyonu, Hamas’ın silahsızlandırılmasının uluslararası planların merkezine yerleşmesi, Hizbullah’ın askeri ve siyasi kapasitesinin ağır darbeler alması ve dünyanın farklı bölgelerinde sendikalardan siyasal hareketlere kadar örgütlü mücadelenin daralması; birbirinden farklı tarihsel koşullara, aktörlere ve sonuçlara sahip gelişmelerdir. Bunları aynı kefeye koymak elbette doğru değildir. Ancak bütün bu gelişmelerin ötesinde daha büyük bir dönüşümü tartışmak zorundayız. Dünyada halkların örgütlü gücü gerilerken, devletlerin ve sermayenin örgütlü gücü neden giderek büyüyor?
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Her örgütün feshedilmesi, her koşulda demokratikleşme anlamına gelmez. Bir örgütün silahlı mücadeleyi bırakması ve kendisini feshetmesi, eğer bunun yerini gerçek demokrasi, adalet, eşitlik, özgürlük ve siyasal temsil alıyorsa toplum açısından önemli bir kazanım olabilir. İnsanların haklarını savunmak, kendilerini ifade etmek ve siyasal taleplerini gerçekleştirmek için silaha ihtiyaç duymadığı bir düzen, kuşkusuz silahların konuştuğu bir düzenden daha değerlidir.
Ancak örgütlerin tasfiyesi bazen demokratikleşmenin değil, halkların siyasal ve toplumsal örgütlenme kapasitesinin zayıflatılmasının bir aracı olarak da kullanılabilir. Emperyalist müdahaleler, kapitalist çıkarlar, bölgesel güç hesapları ve otoriter devlet politikaları farklı dönemlerde farklı örgütleri hedef haline getirebilir. Bu nedenle sorulması gereken yalnızca “Hangi örgüt feshedildi?” değildir. Asıl sorular şunlardır: Neden feshedildi? Kimin çıkarına feshedildi? Yerine ne konuldu? O örgütün ortaya çıkmasına neden olan siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullar ortadan kaldırıldı mı?
Çünkü sistem, kendisini sürdürebilmek için çoğu zaman bir düşmana ihtiyaç duyar. Bir tehdit ortadan kalktığında yeni bir tehdit tanımlanabilir. Dün başka bir örgüt, bugün başka bir hareket, yarın başka bir toplumsal kesim “güvenlik sorunu” olarak ilan edilebilir. Böylece toplumun korkuları canlı tutulur, güvenlik politikaları meşrulaştırılır ve örgütlü itirazın önüne yeni sınırlar konulur. Düşman değişebilir; fakat düşmana duyulan ihtiyaç, iktidarın kendisini yeniden üretme biçimlerinden biri olarak kalabilir.
Bu nedenle mesele ne silahlı örgütlerin varlığını romantikleştirmektir ne de onların ortadan kalkmasını otomatik olarak özgürleşme saymaktır. Asıl mesele, silahın ve şiddetin ortaya çıkmasına neden olan siyasal, ekonomik ve toplumsal koşulların ortadan kaldırılmasıdır. Eğer silahın yerini demokrasi, adalet, eşitlik ve özgür siyasal katılım alıyorsa, silahların susması kalıcı bir barışın başlangıcı olabilir. Ama silahlar susturulurken adaletsizlik, eşitsizlik, baskı ve siyasal dışlanma devam ediyorsa, yalnızca bir örgütün ortadan kalkmış olması sorunun çözüldüğü anlamına gelmez.
Örgüt gider, neden kalırsa; sistem yeni bir düşman, toplum ise yeni bir çatışma alanı bulabilir.
Asıl mesele tam da burada başlıyor. Çünkü konu yalnızca birkaç örgütün geleceği değildir. Konu, 21. yüzyılda halkların örgütlenme, direnme, siyasal temsil ve kendi geleceklerini belirleme kapasitesinin nasıl yeniden biçimlendirildiğidir. Bugün dünyanın dört bir yanında sendikalara uzlaşmaları, grevlere kamu düzenini bozmamaları, sokağa çıkanlara güvenlik tehdidi oluşturmamaları, gazetecilere daha “sorumlu” davranmaları, muhaliflere radikalleşmemeleri, göçmenlere toplum için tehdit olmadıklarını kanıtlamaları, gençlere ise biraz daha sabretmeleri söyleniyor. Emekçiden krizlerin maliyetine katlanması bekleniyor. Buna karşılık sermayeye aynı ölçüde “dur” denilmiyor; silah şirketlerine “yeter” denilmiyor, finans tekellerine krizlerin bedelini üstlenmeleri gerektiği hatırlatılmıyor, devletlerin büyüyen savaş bütçelerinin halkın ekmeğinden ve refahından önce gelmemesi gerektiği söylenmiyor.
İşte çağımızın büyük çelişkisi burada yatıyor: Halkların örgütlenmesi tehdit olarak görülürken, sermayenin ve devletlerin örgütlü gücü doğal ve meşru kabul ediliyor. Devletlerin ve sermayenin örgütlü gücü dünyanın farklı coğrafyalarında her zaman aynı yöntemlerle ve aynı amaçlarla hareket etmese de, çıkarlarının kesiştiği birçok noktada benzer sonuçlar üretiyor: Halkların örgütlenme kapasitesi zayıflıyor, emeğin pazarlık gücü kırılıyor, toplumsal muhalefetin hareket alanı daralıyor ve toplumlar giderek daha kolay yönetilebilir hale geliyor. Örgütsüzleşen toplum daha kolay sömürülüyor, daha kolay susturuluyor ve zulme karşı daha savunmasız bırakılıyor. Devletin örgütlü gücü ile sermayenin örgütlü gücü büyürken halkın örgütsüzleşmesi, yalnızca toplumsal bir zayıflama değil, iktidarın en büyük kazanımlarından biri haline geliyor.
Bu nedenle bugün tartışmamız gereken yalnızca belirli örgütlerin geleceği değildir. Asıl soru şudur: 21. yüzyılın dünyasında halkların iktidara karşı kullanabilecekleri hangi kolektif araçlar kalacaktır? Çünkü iktidar yalnızca saraylarda, parlamentolarda veya ordularda bulunmaz. İktidar fabrikadadır, bankadadır, medyadadır, veri merkezlerindedir, algoritmalardadır, sınır kapılarındadır, silah fabrikalarındadır, enerji hatlarındadır. İktidar artık yalnızca devletin klasik kurumlarıyla değil, sermaye, teknoloji, finans, iletişim ve bilgi ağlarıyla birlikte örgütlenmektedir. Buna karşı insanlığın en büyük gücü ise hâlâ değişmiş değildir: örgütlü insan.
Tek başına işçi güçsüzdür; örgütlü işçi güçtür. Tek başına öğrenci yalnızdır; örgütlü öğrenci toplumsal bir harekettir. Tek başına yurttaşın sesi kolayca bastırılabilir; örgütlü yurttaş siyasetin öznesidir. Tek başına gazetecinin sesi susturulabilir; bağımsız gazeteciler, meslek örgütleri ve özgür basın bir araya geldiğinde hakikatin üzerini örtmek çok daha zor hale gelir.
Tarih boyunca egemenlerin korktuğu şey hiçbir zaman yalnızca silah olmamıştır. Onların asıl korktuğu, insanların kendi güçlerinin farkına varması ve bu gücü ortak bir iradeye dönüştürmesidir. Çünkü insan kendi gücünün farkına vardığında yalnızlığın sınırları aşılır, korku geriler, itaatin sınırları değişmeye başlar. İnsanlar bir araya geldiklerinde yalnızca bugünü değil, geleceği de değiştirebileceklerini görürler.
Tam da bu nedenle örgütlü insan, iktidar açısından yalnızca bir muhalif değil, değişimin potansiyel taşıyıcısıdır. Bir işçinin tek başına işverene karşı pazarlık gücü sınırlıdır; fakat aynı işçi yüzlerce, binlerce çalışanla birlikte hareket ettiğinde üretimin gerçek gücünün nerede olduğunu ortaya koyar. Bir öğrencinin tek başına itirazı kolayca görmezden gelinebilir; fakat örgütlü gençlik toplumun geleceği hakkında söz söylemeye başladığında siyaset onu dikkate almak zorunda kalır. Bir gazetecinin tek başına sesi susturulabilir; fakat bağımsız gazeteciler, meslek örgütleri ve özgür basın bir araya geldiğinde hakikatin üzerini örtmek çok daha zor hale gelir.
Bugün bize örgütsüzlüğün özgürlük olduğu anlatılıyor. Bireysellik özgürlük olarak pazarlanıyor. İnsanların kendi başlarına ayakta durmasının, kimseye ihtiyaç duymamasının ve bütün sorunlarını kişisel başarı ya da başarısızlık üzerinden değerlendirmesinin modernliğin gereği olduğu söyleniyor. Oysa tek başına bırakılmış birey, çoğu zaman sermayenin karşısında pazarlık gücü olmayan bir tüketiciden ibarettir. İnsanların birbirlerinden koparıldığı, çalışma hayatının parçalandığı, sendikal bağların zayıflatıldığı ve siyasetin bireysel tercihlere indirgendiği bir dünyada özgürlük söylemi, toplumsal dayanışmadan koparıldığında güçlü olanın özgürlüğüne dönüşebilir.
Gerçek özgürlük, insanın yalnız bırakılması değildir. Gerçek özgürlük, insanların birlikte karar verebilmesidir; birlikte üretebilmesi, birlikte direnebilmesi, birlikte grev yapabilmesi, birlikte söz söyleyebilmesi ve kendi geleceği hakkında birlikte karar verebilmesidir. İnsanların birbirine ihtiyaç duymasının bir zayıflık değil, toplumsal hayatın en güçlü yanı olduğunu yeniden hatırlamak zorundayız. Çünkü insan tek başına yalnızca kendi hayatını değiştirebilir; örgütlü insan ise toplumun hayatını değiştirebilecek bir güce dönüşebilir.
Bu nedenle bugün yeni bir siyasal ve toplumsal örgütlenme iradesine ihtiyaç vardır. Geçmişin bütün örgüt biçimlerini kutsamak doğru değildir. Değişen dünyanın koşullarına göre yeni örgütlenme biçimleri yaratmak gerekir. Eski kalıpları olduğu gibi tekrarlamak kadar, örgütlenme fikrinden vazgeçmek de büyük bir yanılgıdır. Bugünün işçisi fabrikada olduğu kadar dijital platformlarda da çalışıyor. Bugünün gençliği meydanlarda olduğu kadar sosyal ağlarda da siyaset yapıyor. Sermaye nasıl yeni araçlar kullanıyorsa, emek ve toplum da yeni dayanışma ve örgütlenme biçimleri yaratmak zorunda.
Neoliberal dönemin en önemli sonuçlarından biri yalnızca kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, emek piyasalarının esnekleştirilmesi veya sosyal devletin küçültülmesi olmadı. Aynı zamanda emeğin kolektif pazarlık gücünün parçalanması oldu. Geçici çalışma, taşeronlaşma, güvencesizlik, platform ekonomisi ve bireyselleştirilmiş istihdam, işçinin yalnızca gelirini değil, örgütlenme kapasitesini de etkiledi. Aynı ekonomik sistem içerisinde çalışan milyonlarca insan birbirinden kopuk, güvencesiz ve çoğu zaman yalnız durumda. İşyerleri parçalanıyor, çalışma biçimleri değişiyor, sendikal bağlar zayıflıyor ve işçinin kendisini ortak bir sınıfın parçası olarak görmesini sağlayan zemin giderek aşınıyor.
Tam burada sorulması gereken soru ortaya çıkıyor: Neden dünyanın bir bölümünde sermayenin sınırları giderek ortadan kalkarken, emekçinin örgütlenme sınırları yeniden çiziliyor?
Sermaye uluslararasılaşıyor. Finans uluslararasılaşıyor. Teknoloji uluslararasılaşıyor. Silah ticareti uluslararasılaşıyor. Enerji piyasaları uluslararasılaşıyor. Büyük şirketler dünyanın dört bir yanında faaliyet gösterebiliyor, sermaye birkaç saniye içinde bir ülkeden başka bir ülkeye aktarılabiliyor. Fakat emekçinin pazarlık gücü çoğu zaman ulusal sınırlar içerisinde tutuluyor. İşçinin hakkını savunmak için kurduğu örgütler, sermayenin sahip olduğu hareket kabiliyetine sahip değil.
Bu eşitsizlik tesadüf değildir. Çünkü örgütsüzleşen emek, sermaye karşısında daha ucuz ve daha savunmasız hale gelir. Örgütsüzleşen toplum, siyasal karar alma süreçlerinde daha az etkili olur. Örgütsüz yurttaşın itirazı bireysel bir şikâyete dönüşür; örgütlü yurttaşın itirazı ise siyasal bir talep haline gelir.
İşte devletlerin ve sermayenin örgütlü gücüyle halkların örgütsüzleşmesi arasındaki ilişkiyi burada görmek gerekir. Devletler kendi kurumları, güvenlik mekanizmaları, istihbarat ağları ve hukuk düzenleriyle örgütlü bir güç olarak hareket ederken; sermaye şirketler, finans kurumları, teknoloji platformları ve uluslararası ekonomik yapılar üzerinden örgütlü bir güç oluşturuyor. Bu iki alan her zaman aynı çıkarı paylaşmıyor olabilir. Hatta zaman zaman birbirleriyle ciddi biçimde çatışabilirler. Ancak halkların örgütsüzleşmesi söz konusu olduğunda ortaya çıkan sonuç çoğu zaman aynıdır: Toplumun pazarlık gücü azalır.
Toplumun pazarlık gücü azaldığında sömürü artar. Siyasal denetim zayıfladığında zulmün alanı genişler. Örgütlü itiraz azaldığında savaşların maliyeti daha kolay halka yüklenir. Ekonomik krizlerin faturası daha kolay emekçiye çıkarılır. Kamu kaynakları daha kolay sermayeye aktarılır. Ve bütün bunların sonunda halk, kendi hayatını belirleyen kararların dışında bırakılır.
Bu nedenle mesele yalnızca ekonomik değildir; doğrudan doğruya siyasaldır.
Demokrasi de tam bu noktada yeniden düşünülmelidir. Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir. Bir toplum seçim gününde oy kullanıyor, fakat seçimden sonra kendi hayatını ilgilendiren bütün kararların dışında bırakılıyorsa, orada demokrasinin sınırlarını tartışmak gerekir. Demokrasi, halkın yalnızca iktidarı seçmesi değil, iktidarın aldığı kararlar üzerinde sürekli söz ve denetim sahibi olabilmesidir.
Sendikada söz sahibi olmak demokrasidir. İşyerinde söz sahibi olmak demokrasidir. Mahallede söz sahibi olmak demokrasidir. Üniversitede söz sahibi olmak demokrasidir. Kendi yaşamını ilgilendiren kararlarda söz sahibi olmak demokrasidir. İnsanların örgütlenerek kendi taleplerini siyasetin gündemine taşıması demokrasinin temelidir.
Dolayısıyla örgütlenme hakkı, demokrasinin kenarında duran tali bir özgürlük değildir. Demokrasinin kendisini ayakta tutan temel güçlerden biridir.
Bugün egemen güçlerin istediği toplum modeli üzerinde özellikle düşünmek gerekiyor: Çalışan ama örgütlenmeyen, tüketen ama sorgulamayan, oy veren ama karar vermeyen, itiraz eden ama birleşmeyen, korkusu olan ama dayanışması olmayan bireylerden oluşan devasa bir kalabalık. Birbirinin sorununu kendi sorunu olarak görmeyen, ekonomik ve siyasal sorunlarının kaynağını sistemin bütünüyle değil yalnızca kendi kişisel başarısıyla açıklayan bir toplum.
Böyle bir toplum yönetilmesi en kolay toplumdur.
Çünkü yalnız insan daha kolay korkutulur. Bölünmüş toplum daha kolay yönlendirilir. Örgütsüz emek daha kolay sömürülür. Dağınık muhalefet daha kolay etkisizleştirilir. İnsanlar ortak sorunları etrafında birleşemediğinde, öfkeleri gerçek güç ilişkilerine değil birbirlerine yöneltilebilir.
Göçmen işsizliğin nedeni olarak gösterilir. Yoksul başka bir yoksulu suçlar. Genç işsizliğinin sorumlusu gençlerin kendisiymiş gibi davranılır. Emekçinin ücret kaybı başka toplumsal kesimlerin üzerine yıkılır. Böylece toplum birbirine karşı konumlandırılırken, gerçek ekonomik ve siyasal güç ilişkileri görünmez hale gelir.
Korku siyaseti de tam burada büyür. Savaş korkusu, terör korkusu, göç korkusu, ekonomik kriz korkusu, işsizlik korkusu, gelecek korkusu… Korkular büyüdükçe güvenlik politikaları genişler. Güvenlik politikaları genişledikçe devletin toplumsal hayat üzerindeki denetimi artar. Fakat korkunun büyümesi, insanların birbirlerine daha fazla ihtiyaç duyduğu gerçeğini değiştirmez. Tam tersine, böyle dönemlerde dayanışmanın ve örgütlü toplumun önemi daha da artar.
Bugün dünyanın birçok yerinde aşırı sağın yükselişini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Toplumun ekonomik sorunları derinleşirken, insanlar ortak bir sınıfsal ve demokratik mücadele içerisinde birleşemiyorsa, öfkenin başka hedeflere yönelmesi kolaylaşır. Göçmenler, yabancılar, farklı kimlikler ve siyasi muhalifler hedef haline getirilebilir. İnsanların birbirinden korkması sağlanırken, onları aynı ekonomik ve siyasal düzen içerisinde tutan ilişkiler sorgulanmaz.
Bu yalnızca sağın yükselişi değildir. Aynı zamanda örgütsüzlüğün siyasal sonucudur. Çünkü insanlar ortak sorunları etrafında örgütlenemediklerinde, öfkeleri ortak bir siyasal mücadeleye değil, birbirlerine yöneltilebilir.
Oysa tarih bize başka bir şey söylüyor. Sekiz saatlik iş günü kendiliğinden gelmedi. Sendikal haklar kendiliğinden kazanılmadı. Kadınların siyasal ve toplumsal hakları kendiliğinden oluşmadı. Sosyal güvenlik, grev hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve örgütlenme özgürlüğü; bunların tamamı uzun mücadelelerin sonucunda elde edildi.
Bugün sahip olduğumuz hakların arkasında örgütlü insanların mücadelesi vardır.
Bu nedenle tarih bize aynı zamanda şu uyarıyı yapıyor: Örgütlülük zayıflarsa kazanılmış hakların korunması da zorlaşır.
Bugün önümüzdeki temel mesele yeni silahlı örgütlerin kurulması değildir. Asıl mesele, yeni bir toplumsal örgütlenme iradesinin yaratılmasıdır. İşçiyi yeniden örgütlemek, gençliği yeniden siyasetin öznesi yapmak, mahalleleri yeniden dayanışma alanlarına dönüştürmek, sendikaları yeniden mücadele merkezleri haline getirmek, bağımsız gazeteciliği savunmak ve kadınların, gençlerin, ezilenlerin ve dışlananların sözünü siyasetin merkezine taşımak zorundayız.
Bütün bunları yalnızca seçimden seçime oy isteyen bir yurttaşlık anlayışının ötesine taşımak gerekiyor. Çünkü halkın siyasetteki rolü yalnızca oy vermek değildir. Halk aynı zamanda örgütlenmeli, tartışmalı, denetlemeli, itiraz etmeli ve gerektiğinde kendi taleplerini iktidarın karşısına toplumsal bir güç olarak koyabilmelidir.
Çünkü mesele yalnızca mevcut örgütleri korumak değildir.
Mesele, örgütlü toplumun yeniden kurulmasıdır.
Bunun için eski kalıpların ötesine geçmek zorundayız. İşçinin değişen çalışma hayatında nasıl örgütleneceğini, gençliğin dijital çağda nasıl ortak bir siyasal güç haline gelebileceğini, mahallelerin nasıl yeniden dayanışma alanlarına dönüşebileceğini, bağımsız gazeteciliğin ve özgür düşüncenin nasıl korunacağını tartışmak zorundayız.
Sermaye nasıl yeni araçlar kullanıyorsa, toplum da yeni örgütlenme biçimleri yaratmalıdır.
Teknoloji değişebilir.
Çalışma biçimleri değişebilir.
Siyasetin araçları değişebilir.
Fakat temel gerçek değişmez:
İnsan tek başına güçsüzdür; insanlar bir araya geldiğinde güç kazanır.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin en önemli siyasal meselelerinden biri, halkların yeniden birbirleriyle bağ kurabilmesidir. İşçinin işçiyle, gençliğin gençlikle, mahallenin mahalleyle, sendikanın toplumla, demokratik hareketlerin birbirleriyle yeniden bağ kurmasıdır. İnsanların kendilerini aynı toplumsal geleceğin parçası olarak görebilmesidir.
Çünkü sermaye örgütlüdür. Devlet örgütlüdür. Askeri ittifaklar örgütlüdür. Finans sistemi örgütlüdür. Teknoloji şirketleri örgütlüdür. Silah sanayisi örgütlüdür. İktidarın bütün araçları örgütlüdür.
Öyleyse halkın da örgütlü olması gerekir.
Bu yalnızca bir tercih değildir.
Tarihsel bir zorunluluktur.
Eğer halklar örgütsüz kalırsa, eski düzenin boşluklarını daha fazla sermaye, daha fazla militarizm, daha fazla güvenlik devleti ve daha fazla otoriterlik dolduracaktır. Fakat halklar yeniden örgütlenirse başka bir ihtimal doğacaktır. Emek yeniden siyasetin merkezine gelebilir. Barış yalnızca savaşın sona ermesi değil, adaletin kurulması anlamına gelebilir. Demokrasi yalnızca sandık değil, gerçek toplumsal katılım haline gelebilir. Özgürlük yalnızca bireyin devlete karşı hakkı değil, toplumun kendi geleceğini belirleme gücü olabilir.
İşte bugün savunmamız gereken budur:
Örgütlenme hakkı.
Çünkü örgütlenme hakkı yoksa grev hakkı kâğıt üzerinde kalır. Örgütlenme hakkı yoksa siyasal özgürlük göstermelik olur. Örgütlenme hakkı yoksa basın özgürlüğü iktidarın izin verdiği sınırlar içerisinde sıkışır. Örgütlenme hakkı yoksa demokrasi, halkın yönettiği bir düzen olmaktan çıkar ve halkın yönlendirildiği bir sisteme dönüşür.
Ve tarih bize defalarca göstermiştir:
Egemenler hiçbir hakkı kendiliğinden vermez. Haklar mücadeleyle kazanılır, örgütlülükle korunur.
Bugün dünyanın dört bir yanında halkların önündeki gerçek görev budur. Yeni bir korku düzenine teslim olmamak, savaşların kaçınılmaz olduğuna inanmamak, yoksulluğun kader olmadığını anlatmak, sömürünün doğanın kanunu olmadığını göstermek ve en önemlisi insanlara yalnız olmadıklarını yeniden hatırlatmaktır.
Çünkü örgütlü insan yalnız insan değildir. Örgütlü emek, sömürü düzeninin sessiz çalışanı değildir. Örgütlü toplum, tarihin kendisine yazılmasını bekleyen bir kalabalık değildir. Kendi sözünü söyleyen, kendi hakkını savunan ve kendi geleceğine müdahale eden toplumsal bir güçtür.
Bugün asıl mücadele budur.
Devletlerin daha fazla silahlanıp silahlanmayacağı kadar, halkların daha fazla örgütlenip örgütlenemeyeceği belirleyicidir. Sermayenin daha fazla merkezileşip merkezileşmeyeceği kadar, emeğin yeniden ortak bir güç haline gelip gelemeyeceği önemlidir. Savaş makinelerinin büyüyüp büyümeyeceği kadar, barış isteyen milyonların ortak bir siyasal irade yaratıp yaratamayacağı önemlidir.
Ve bütün bu soruların cevabı tek bir yerde düğümlenmektedir:

ÖRGÜTLÜ HALKTA

Çünkü tarih kendiliğinden özgürleşmez. İnsanlık kendiliğinden eşitliğe ulaşmaz. Barış kendiliğinden kurulmaz. Demokrasi kendiliğinden korunmaz. Bunların hepsi mücadele ister; fakat mücadele kadar dayanışma, dayanışma kadar örgüt ister.
Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı belki de tam olarak budur:
Korkunun örgütlediği bir dünyaya karşı, umudu örgütlemek.
Çünkü insanları yalnızlaştırarak yönetmek isteyenlere karşı insanları yan yana getirmek zorundayız. Emeği parçalayanlara karşı emeği yeniden ortak bir güç haline getirmek zorundayız. Halkları birbirine düşürmek isteyenlere karşı halkların eşitliğini ve kardeşliğini savunmak zorundayız. Geleceği piyasanın, savaşın ve büyük güçlerin insafına bırakmak isteyenlere karşı, geleceğin insanlığın ortak iradesiyle kurulabileceğini göstermek zorundayız.
Çünkü başka bir dünya yalnızca mümkün değildir. Başka bir dünya, örgütlü insanların mücadelesiyle kurulacaktır.