Dr. Şevket Dalboy – Siyaset Bilimci, Sosyal Bilimci, Gazeteci, Yazar
Saksonya-Anhalt’ta AfD’nin yüzde 40’ın üzerine çıkması artık yalnızca bir seçim başarısı olarak okunamaz. Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından aşırı sağcı olarak sınıflandırılan bir parti, demokratik seçim mekanizmasının bütün imkânlarını kullanarak iktidarın eşiğine kadar geliyor. Asıl soru da burada başlıyor: Almanya, tarihsel olarak ne anlama geldiğini çok iyi bildiği ırkçılığın yeniden yükselişini yalnızca sandık sonuçları olarak mı izleyecek, yoksa bu hastalığın toplumsal ve kurumsal nedenleriyle gerçekten mücadele edecek mi?
Saksonya-Anhalt’ta 6 Eylül’de yapılacak eyalet seçimi öncesindeki tablo kaygı verici. Son araştırmalarda AfD yüzde 42’ye kadar çıkarken CDU yaklaşık yüzde 22’de kalıyor. Sol Parti yüzde 11 ile üçüncü sırada bulunuyor. SPD, Yeşiller, FDP ve BSW’nin yüzde 5 seçim barajını aşamama ihtimali ise siyasi denklemi daha da karmaşıklaştırıyor. AfD’nin tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamaması tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, diğer partilerin zayıflaması AfD’yi eyalet siyasetinin merkezine taşıyor.
Burada Almanya’nın karşı karşıya olduğu mesele, klasik anlamda “sağ-sol rekabeti” değildir. Irkçılığın ve aşırı sağın normalleşmesi, demokrasinin kendi mekanizmalarını kullanarak demokrasinin temel değerlerini aşındırması anlamına geliyor. Seçim sandığının varlığı tek başına demokratik düzenin güvencesi değildir. Demokrasi aynı zamanda insan onuru, eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, azınlıkların korunması ve siyasal çoğulculuk demektir. Bu nedenle ırkçı ve dışlayıcı bir siyasetin yükselişini yalnızca “seçmenin tercihidir” diyerek açıklamak, siyasetin neden-sonuç ilişkisini terk etmektir.
Almanya’nın tarihsel sorumluluğu da tam burada başlıyor. Nazi döneminin ardından “Bir daha asla” sözü yalnızca geçmişe yönelik bir pişmanlık cümlesi olarak kurulmadı; yeni Almanya’nın siyasal kimliğinin temel taşlarından biri haline getirildi. Anayasada insan onurunun dokunulmazlığı özellikle en üstte yer aldı. Aşırı sağla mücadele için kurumsal mekanizmalar oluşturuldu. Buna rağmen bugün aşırı sağın seçimlerde yüzde 40’ların üzerine çıkabilmesi, Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşmasını tamamladığı düşüncesinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Üstelik sorun yalnızca AfD’nin ne söylediği değil, diğer siyasi partilerin ona karşı nasıl davrandığıdır. AfD yükseldikçe merkez partilerin göç, güvenlik ve kimlik başlıklarında onun siyasal diline yaklaşması, aşırı sağın yalnızca sandıktaki oyunu değil, tartışmanın sınırlarını da büyütüyor. Böylece başlangıçta marjinal kabul edilen söylemler, birkaç yıl içinde ana akım siyasetin gündelik kelimelerine dönüşebiliyor. Irkçılığın en tehlikeli aşaması da çoğu zaman açıkça ırkçı olduğunu ilan etmesi değil, toplumun ona alışmaya başlamasıdır.
Almanya’nın çelişkisi burada ortaya çıkıyor: Irkçılığı teşhis ediyor fakat tedaviyi siyasal ve kurumsal bir mesele olarak ele almakta ağır davranıyor. Bir toplumda yabancı düşmanlığı, antisemitizm, Müslüman karşıtlığı veya etnik üstünlük düşüncesi yayılıyorsa yalnızca birkaç aşırı sağcı göstericiyi takip etmek yeterli değildir. Eğitim sisteminden iş piyasasına, medya dilinden parti politikalarına, yerel yönetimlerden güvenlik kurumlarına kadar uzanan geniş bir mücadele gerekir. Çünkü ırkçılık yalnızca bireyin zihnindeki önyargı değildir; fırsat eşitsizliği, ayrımcılık, ekonomik güvencesizlik ve siyasal temsil sorunlarıyla birleştiğinde toplumsal bir yapıya dönüşür.
AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki yükselişi bu açıdan bir sonuçtur; nedenin kendisi değildir. Doğu Almanya’nın yeniden birleşmeden sonra yaşadığı ekonomik ve toplumsal dönüşüm, nüfus kaybı, sanayisizleşme, gelecek kaygısı ve merkez siyasete duyulan güvensizlik, aşırı sağın kendisine seçmen tabanı oluşturmasına yardımcı oldu. Buna göç meselesinin yarattığı korkular ve Avrupa genelindeki güvenlik kaygıları eklendiğinde, AfD’nin “sorunun kaynağı yabancılar” biçimindeki basitleştirici söylemi için uygun bir siyasal zemin ortaya çıktı. Oysa ekonomik ve sosyal sorunların gerçek nedenleri ile bunların siyasal olarak kime fatura edildiği aynı şey değildir.
Tam da bu nedenle AfD’nin yükselişini yalnızca “ırkçı Almanlar çoğalıyor” şeklinde okumak da eksik kalır. Siyaset bilimi açısından daha önemli soru, hangi toplumsal koşulların insanları dışlayıcı bir siyasal projeye yönelttiğidir. Seçmenin öfkesini küçümsemek AfD’yi güçlendirir; fakat bu öfkenin hedefini yabancılara yönlendirmek de aynı ölçüde tehlikelidir. Demokratik siyasetin görevi, insanların gerçek ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmek ve öfkenin gerçek nedenlerini görünür kılmaktır.
Burada Almanya’nın bir başka tarihsel sınavı ortaya çıkıyor. Ülke, nitelikli iş gücüne ihtiyaç duyarken aynı anda göçmenleri siyasal tartışmanın temel sorunlarından biri haline getiriyor. Ekonomi yabancı iş gücüne ihtiyaç duyuyor; siyaset ise zaman zaman göçmenleri toplumsal sorunların sembolüne dönüştürüyor. Bu çelişki çözülemediği sürece aşırı sağın propaganda alanı genişlemeye devam edecek. Çünkü insanlar ekonomik geleceklerinden endişe ederken kendilerine kolay bir suçlu gösterilmesi, karmaşık sorunların anlaşılmasını kolaylaştıran ama çözüm üretmeyen bir siyasal yöntemdir.
Saksonya-Anhalt’taki tabloyu önemli kılan bir başka nokta da CDU’nun yaklaşık yüzde 22’ye gerilemesi. Merkez sağın oy kaybı, yalnızca bir partinin başarısızlığı değildir; Almanya’da geleneksel siyasal merkez ile seçmen arasındaki bağın zayıfladığını gösterir. SPD, Yeşiller, FDP ve BSW’nin baraj tehlikesiyle karşı karşıya bulunması da parlamentonun parçalanma ihtimalini artırıyor. Böyle bir tabloda AfD çoğunluğu elde etmese bile siyasi gündemi belirleme gücünü artırabilir.
Demokrasinin paradoksu tam da budur: Demokratik sistem, kendisine karşı olan siyasal hareketlerin de seçimlere katılmasına izin verir. Bu, demokrasinin zayıflığı değil, özgürlük alanının bir sonucudur. Ancak demokratik devletin görevi, bu özgürlüğü kullanarak başkalarının eşit yurttaşlık hakkını ortadan kaldırmaya çalışan hareketlere karşı anayasal düzeni korumaktır. Buradaki sınırın nerede çizileceği ise hukuk devletinin en zor sorularından biridir. Fakat “seçmen böyle istiyor” gerekçesi, hiçbir demokratik toplumda insan onurunun ve temel hakların yerine geçemez.
Almanya bugün tam da bu sınırda duruyor. AfD’yi yalnızca yasaklama tartışması üzerinden ele almak da yeterli değil. Çünkü bir partiyi yasaklamak, o partiyi besleyen toplumsal nedenleri ortadan kaldırmaz. Ekonomik eşitsizlik, bölgesel geri kalmışlık, sosyal devletin zayıflaması, eğitim ve konut sorunları, göç yönetimindeki başarısızlıklar ve siyasal temsil krizleri çözülmediği sürece başka bir aşırı sağ hareket aynı boşluğu doldurabilir. Hastalık yalnızca siyasi partinin adı değildir; onu büyüten toplumsal zemindir.
Bu nedenle Almanya’nın ihtiyacı, AfD’nin oy oranını takip etmekten çok daha fazlasıdır. Irkçılıkla mücadele, seçimden seçime yapılan açıklamalardan çıkarılıp devlet politikası haline getirilmelidir. Eğitimde ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele güçlendirilmeli, ayrımcılığa uğrayan yurttaşların hukuki ve kurumsal koruması artırılmalı, aşırı sağın devlet kurumları içerisindeki olası bağlantıları kararlılıkla soruşturulmalı ve demokratik partiler, aşırı sağın söylemini taklit etmek yerine onun toplumsal zeminini ortadan kaldıracak politikalar üretmelidir.
Çünkü bugün Saksonya-Anhalt’ta görünen yüzde 42, yalnızca bir seçim anketinin rakamı değildir. Almanya’nın demokrasi anlayışına yöneltilmiş ciddi bir sorudur: Demokrasi yalnızca çoğunluğun sandıkta oy vermesi midir, yoksa çoğunluğun dışında kalanların haklarını da güvence altına alan bir siyasal düzen midir?
Almanya bu soruya vereceği cevapla yalnızca bugünkü AfD yükselişini değil, kendi tarihsel hafızasını da sınayacak. Irkçılığı görmek başka, onunla mücadele etmek başka şeydir. Hastalığın adı konulmuş durumda. Fakat tedavi geciktikçe hastalık toplumsal bünyeye daha fazla yayılıyor.
Almanya’nın önündeki mesele artık AfD’nin yüzde kaç oy alacağı değildir. Asıl mesele, demokrasinin kendi kurumları içinde büyüyen ırkçılığın hangi noktada demokrasinin kendisini tehdit eden bir siyasal güce dönüşeceğidir. Tarih Almanya’ya bu sorunun cevabını bir kez vermişti; bugün aynı soruyu yeniden sormanın bedeli, geçmişten çok daha ağır olabilir.


































