Siyaset ve Sosyal Bilimci Gazeteci (İGÜ) Dr. Şevket Dalboy
Bugün bayraklar dalgalanıyor, sokaklar süslenmiş, çocuklar gülüyor, kürsüler kurulmuş, sözler hazırlanmış. Ama bir soru, bütün bu seslerin altında sessizce bekliyor: Egemenlik gerçekten kimin? Bir günlüğüne koltuklara oturtulan çocuklar mı, yoksa onların yerine karar vermeye alışmış olan büyükler mi? Bugün alkışlanan çocuklar yarın susturuluyorsa—bu bayram gerçekten neyi kutluyor?
23 Nisan… Bir armağandan fazlası. Bir hatırlatma. Bir iddia. Hatta belki de bir itiraz. Çünkü egemenlik, sadece ilan edilen bir hak değil; yaşanan, paylaşılan ve devredilen bir sorumluluktur.
23 Nisan denince akla ilk gelen; neşe, çocuklar, bayraklar ve coşkulu törenlerdir. Ancak bu özel günü yalnızca bir çocuk bayramı olarak görmek, onun derin anlamını eksik okumak olur. Bu tarih, yalnızca bir kutlama günü değil; egemenliğin kaynağına dair radikal bir yeniden tanımlamanın simgesidir.
Egemenlik, bir milletin kendi kaderini tayin etme hakkıdır. Ancak bu hakkın çocuklara ithaf edilmesi, sıradan bir jest değil; derin bir siyasal tahayyülün ürünüdür. Çünkü çocuk, henüz toplumsal kalıplarla tam anlamıyla kuşatılmamış, mümkün olanın sınırlarını genişletebilen bir özneyi temsil eder. Bu yönüyle 23 Nisan, sadece mevcut düzenin kutlanması değil, potansiyel bir geleceğin ilanıdır.
Bu noktada bayram, yetişkinlere yöneltilmiş örtük bir soruya dönüşür: Nasıl bir egemenlik anlayışını sürdürüyoruz? Katılımcı mı, kapsayıcı mı, yoksa yalnızca sembolik mi? Zira egemenliğin çocuklara armağan edilmesi, onların yalnızca korunması gereken varlıklar olduğu fikrini değil; aynı zamanda özne olarak tanınmaları gerektiğini ima eder. Bu, temsil meselesini de yeniden gündeme getirir: Temsil edilenler gerçekten temsil ediliyor mu, yoksa yalnızca temsiliyetin bir parçası olarak mı varlar?
Bir başka açıdan bakıldığında ise 23 Nisan, çocukluk ile yurttaşlık arasında kurulan gerilimli ilişkiyi görünür kılar. Çocuklar hukuki ve siyasal anlamda “tam yurttaş” sayılmazken, egemenliğin sembolik taşıyıcısı ilan edilirler. Bu durum, bayramın aynı zamanda bir paradoks içerdiğini gösterir: Egemenliğin geleceği olarak yüceltilen çocuklar, bugünün karar mekanizmalarının dışında tutulmaktadır.
Ne var ki, belki de en çarpıcı çelişki burada ortaya çıkar. Bazen 23 Nisan’ı büyük bir coşkuyla kutlayan yetişkinlerin bile bu bilinci tam anlamıyla taşımadığı görülür. Bayram, içerdiği siyasal derinlikten koparılarak bir ritüele indirgenir. Çocuklar sahneye çıkar, alkışlanır, temsili roller verilir; fakat gündelik yaşamda onların söz hakkı sınırlı kalmaya devam eder. Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Egemenlik gerçekten devrediliyor mu, yoksa sadece temsil mi ediliyor?
Ancak 23 Nisan’ın bir başka, çoğu zaman göz ardı edilen boyutu daha vardır: Bu bayram yalnızca çocuklara bir gelecek vaat etmez; aynı zamanda onların bugününü koruma sorumluluğunu da yükler. Çocuğu merkeze alan bir egemenlik anlayışı, kaçınılmaz olarak bir karşı çıkışı da içinde taşır: sömürüye, istismara, ihmale, görünmez kılmaya ve sessizleştirmeye karşı bir duruş.
Çünkü bir toplum, çocuklarını ne kadar koruyabiliyorsa, egemenliğini de o kadar anlamlı kılabilir. Bugün ise acı bir gerçeklik kendini dayatıyor: Çocukların emeğinin sömürüldüğü, haklarının ihlal edildiği, hatta güvenliklerinin tehdit altında olduğu sayısız örnekle karşılaşıyoruz. Daha da çarpıcı olan, bu durumlara verilen tepkinin çoğu zaman sınırlı ve dağınık kalmasıdır. Bu sessizlik tesadüf değildir; zamanla aşınan bir bilinçtir, normalleştirilen bir ihlaldir.
Oysa 23 Nisan, tam da bu noktada bir uyarıdır. Bir hatırlatma değil, bir yüzleşme çağrısıdır. Eğer bu bayram gerçekten çocuklara aitse, onların maruz kaldığı her türlü adaletsizliğe karşı daha güçlü, daha kararlı ve daha sürekli bir itiraz üretmek zorundayız. Aksi halde kutlanan şey, bir ideal değil; yalnızca onun boşaltılmış bir temsilidir.
Öz Cümle: 23 Nisan, bir kutlamadan ziyade bir aynadır. Geçmişte kazanılan bağımsızlığı yansıttığı kadar, bugünün çelişkilerini ve geleceğin imkânlarını da görünür kılar. Ve belki de her yıl yeniden aynı soruyu sorar: Egemenlik gerçekten kimin?
































