2025’in 1 Mayıs’ı, yalnızca bir tarih değil; yeryüzünün dört bir yanında alın terinin, onurun ve direnişin yeniden vücut bulduğu bir gündü.
Şevket Dalboy
Pandeminin tahrip ettiği sosyal yapılar, savaşların örselediği barış iklimi ve dijitalleşmenin ruhsuzlaştırdığı emek biçimleri altında ezilen yığınlar, bu yıl meydanlara sadece haklarını değil, insanlık onurunu da taşımıştı. Her kıta, her ülke, her şehir kendi sesiyle konuştu; ama yankılanan öz aynıydı: İnsanca yaşanacak bir hayat, adil bir düzen ve emeğe hürmet.
Avrupa: Emek, Aşırı Sağa Direniyor
Fransa, bu yılki 1 Mayıs’ta bir sendika kortejinden çok bir halk uyanışına sahne oldu. Le Pen yönetiminin yükselen gölgesi altında sarsılan özgürlük değerleri, Paris’in sokaklarını birer protesto sahnesine çevirdi. Taş kaldırımlarda yankılanan adımlar yalnızca ücret talep etmiyordu; aynı zamanda bir direniş çağrısıydı: “Barış, Özgürlük, Sosyal Adalet.” Burada emek, sadece işgücünün değil, demokrasinin de son siperiydi.
Almanya’da, sokaklar daha hesaplı ama daha somut taleplerle doluydu. Kiralar gökyüzüne tırmanırken, ücretler yerinde sayıyor, dijital platformlarda çalışan emekçiler algoritmaların merhametine terk ediliyordu. Berlin’de yürüyen her adım, neoliberal piyasa düzeninin görünmeyen zincirlerine bir çentik daha atmak istiyordu. “Yüksek ücret değil, hak ettiğimiz karşılığı istiyoruz” diyen pankartlar, dijitalleşmenin ardında kaybolan emeği görünür kılmaya çalıştı.
İtalya, emekle siyaset arasındaki gerilimin açıkça sahnelendiği bir başka ülkeydi. Yüz binlerce insan, Başbakan Meloni’nin istihdam başarıları söylemine karşılık, sokakta “asgari ücret yasasını neden hâlâ engelliyorsunuz?” diye sordu. Bu yürüyüşler, yalnızca iş için değil, siyasi samimiyet için de yapılmıştı.
İspanya ise umut veren bir istisnaydı. Çalışma Bakanı Yolanda Díaz’ın sözü, tarihe bir dönemeç gibi düştü: “Bu, haftada 40 saat çalışılan son 1 Mayıs olacak.” Emekçiler için zaman, artık sadece üretimin değil, yaşamın da hakkıydı. Yüzbinlerce kişi, “daha az çalış, daha insanca yaşa” diyerek meydanları doldurdu.
Türkiye: Emekle Demokrasi Aynı Cephede
Türkiye’de 1 Mayıs, ne sadece bir işçi bayramı ne de yalnızca bir anma günüydü. Taksim yine yasaktı, ama yasak, direnişi büyüttü. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun Mart ayında tutuklanması, gösterilere bambaşka bir ruh kattı. Artık talepler sadece ücretle sınırlı değildi; aynı zamanda adalet, özgürlük ve demokrasi iç içe geçmişti. Gözaltına alınan yüzlerce insan, bu topraklarda hâlâ emekle hakkın, dirençle halkın omuz omuza yürüdüğünü gösterdi. Türkiye’de emek, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir çığlıktı.
Asya: Emeğin Hayaleti, Trump’ın Gölgesiyle Buluşuyor
Asya kıtası, bu yılki 1 Mayıs’ta beklenmedik bir isme tepki gösterdi: Donald Trump. ABD’nin yeni ticaret politikaları, Asya’nın emek dünyasını tehdit ediyordu. Tayvan’da, 2 bin 500 kişi, “üretmeyelim mi, yaşamasak mı?” diye haykırdı. Cumhurbaşkanı Lai’nin açıkladığı milyarlarca avroluk teşvik paketi, suskunluğu bastırmaya çalıştı ama güvencesizlik, sadece parayla örtülebilecek bir yara değildi.
Filipinler’de, sarayın önünde toplanan binler, yerli iş gücünü koruyun, dedi. Endonezya’da, taşeronluğun kalbine yürüyen 200 bin kişilik kortej, emek sömürüsünün küresel rengine karşı bir insan seli gibiydi.
Japonya ve Güney Kore gibi gelişmiş sanayi ülkelerinde bile işçiler, “yüksek teknoloji ama düşük ücret” paradoksuna isyan etti. Görkemli gökdelenlerin gölgesinde büyüyen güvencesizlik, bir ülkenin ilerlemesini değil, onun sınıfsal çelişkilerini yansıtıyordu.
ABD: Sessizliğin Altında Büyüyen Gerilim
ABD’de 1 Mayıs, yüzeyde sakin, dipte fırtınalıydı. Göçmen işçilerin sessiz çığlıkları, Amazon, Starbucks ve Tesla gibi dev şirketlerin duvarlarında yankılandı. Yalnızca ücret değil, sendikal hak talebi de vardı. Teknoloji devlerinin soğuk algoritmalarına karşı yürüyen insan zinciri, sistemin çarklarını yavaşlatmak istiyordu.
Rusya ve Çin: Kontrolün Koynunda Bastırılmış Emeğin Günü
Rusya’da, 1 Mayıs, bir gövde gösterisi olarak sahnelendi. Gerçek sorunlar, propagandanın dumanı içinde görünmez kılındı. Ukrayna savaşıyla artan ekonomik yıkım konuşulmadı; “istikrar” kelimesi, her mikrofonun ucundan çıkan tek sesti.
Çin ise emeği vitrinleştirdi. Resmi medyada gülümseyen işçilerin fotoğrafları dolaşırken, gerçek hayatın perde arkasında genç işsizliği tırmanıyor, çalışma saatleri ölüme dönüşüyordu. Sessizlik, en büyük protestoydu; ama henüz adı konmamıştı.
Sonuç: 1 Mayıs, Küresel Vicdanın Yankısıdır
Bu yılın 1 Mayıs’ı, bir kez daha gösterdi ki; coğrafyalar, diller, kültürler farklı olabilir, ama emekçilerin talepleri evrenseldir. Adaletli ücret, güvenli bir iş, özgürlük ve saygı. Bunlar yalnızca ekonomik değil, varoluşsal taleplerdir. Emek, sadece üretimin değil, insanlığın da temelidir.
Bugün dünya, dijitalleşmenin yalnızlaştırdığı, savaşların öfkelendirdiği, iklim krizinin kıyısına sürüklediği bir emek dünyasıyla karşı karşıya. Ve tüm bu kaosun içinde, 1 Mayıs hâlâ dünyanın vicdanıdır. Belki de insanlık, asıl sesini hâlâ meydanlarda arıyor.



































