Dr. Şevket Dalboy
Tarih kitaplarında çoğu kez başarı hikâyeleri parlatılır; yeniliklerin, icatların insanlığa “hediye” gibi sunulduğunu görürüz. Oysa bazı buluşların arkasında kan, acı ve insanlık dışı deneyler gizlidir. Bugün milyonlarca kadının özgürleşmesinde bir dönüm noktası sayılan doğum kontrol hapının da böyle bir karanlık geçmişi var: Auschwitz’in 10. Blok cehennemi.


Clauberg’in 10. Blok’taki deneyleri, doğum kontrol haplarının temelini attı.
Renée Düring, o blokta yaşayanlardan yalnızca biriydi. Koluna numarası kazınırken duyduğu acıyı unutamadı. Daha da kötüsü, o dövmenin aslında “yaşama hakkının” mührü olduğunu ona yine bir başka mahkûm fısıldadı: “Sevin, numaran var. Yoksa fırına gidecektin.”
Nazi doktoru Carl Clauberg’in laboratuvarında yüzlerce Yahudi ve Roman kadın üzerinde yapılan kısırlaştırma deneyleri, kadınların bedenini birer tıbbi malzeme gibi kullandı. Acı veren enjeksiyonlar, steril olmayan aletler, günler süren ateşli ağrılar… Direnen ya da hayatta kalamayanlar gaz odasına gönderildi. Clauberg, Himmler’e övünerek “Bir günde bin kadını kısırlaştırabilirim” diye rapor veriyordu.
Bugün dönüp baktığımızda, o vahşi deneylerin doğrudan uzantısı olan hormon araştırmalarının, 1960’ta ilk doğum kontrol hapının geliştirilmesine zemin hazırladığını görüyoruz. Clauberg’in bir dönem iş birliği yaptığı Schering ilaç firması, yıllar sonra Bayer’in parçası oldu ve hâlâ doğum kontrol hapı satıyor. Kurbanların isimleri ise Bayer’in kutularında yazmıyor; onların çığlıkları yalnızca arşivlerde, tanıklıklarda ve müze duvarlarında yankılanıyor.
Elbette doğum kontrol hapı kadınların hayatında büyük bir devrim oldu. Kadınlar kendi bedenleri üzerinde söz hakkı kazandı, toplumlarda eşitlik mücadelesi güçlendi. Ama şu soruyu sormadan da edemeyiz: Bir grup kadının özgürlüğü, diğerlerinin zorla kısırlaştırılması üzerinden mi şekillendi?
Auschwitz’in 10. Bloku, bize bilim ile ahlakın birbirinden koparıldığında nasıl bir felakete dönüşebileceğini hatırlatıyor. Çünkü orada, “aile planlaması” kavramı kadınlara bir seçenek değil, dayatma olarak sunuldu. Bugün özgürlüğümüzün temelini oluşturan ilaçlardan söz ederken, o kadınların sesi kulaklarımızda çınlamalı: Seçim hakkımız yoktu.



































