Dr. Şevket Dalboy Siyaset ve Sosyal Bilimci (İGÜ) gazeteci – Yazar
Savaşın Gölgesinde Yeni Bir Ortadoğu Krizi
Ortadoğu yine büyük bir belirsizliğin içine sürükleniyor. İran’a yönelik saldırıların artması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden abluka altına alınması ve İran’ın ABD üslerine karşı gerçekleştirdiği misillemeler, bölgedeki gerilimi tehlikeli bir noktaya taşıdı.
Yaşanan gelişmeler sadece İran ile ABD arasındaki bir askeri gerilim olarak değerlendirilemez. Bu kriz; enerji yollarının kontrolü, küresel güç mücadelesi, bölgesel hâkimiyet arayışı ve yeni dünya düzeninin şekillenmesiyle doğrudan bağlantılıdır.
Bugün sorulması gereken en önemli soru şudur:
ABD ve İsrail neden askeri seçeneği sürekli gündemde tutuyor? Bu politikanın arkasında gerçekten güvenlik kaygıları mı var, yoksa daha geniş jeopolitik hesaplar mı bulunuyor?
Hürmüz Boğazı: Küresel Enerjinin Kritik Noktası
Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biridir. Petrol ve doğal gaz taşımacılığının büyük bölümü bu dar su yolundan gerçekleşmektedir.
Bu nedenle Hürmüz üzerindeki her kriz sadece İran’ı veya Körfez ülkelerini değil, bütün dünyayı etkiler.
Boğazın kapanması halinde petrol fiyatları yükselir, küresel ekonomide yeni dalgalanmalar ortaya çıkar ve enerji güvenliği ciddi bir sorun haline gelir.
ABD açısından Hürmüz’ün kontrolü stratejik bir meseledir. İran açısından ise burası, kendisine yönelik baskılara karşı kullanabileceği en önemli kozlardan biridir. İşte çatışmanın merkezinde de bu güç mücadelesi bulunmaktadır.
ABD’nin Asıl Endişesi: İran’ın Bölgesel Gücü
İran, 1979’daki İslam Devrimi’nden sonra ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük rakiplerinden biri haline geldi. Devrim öncesinde Washington’un yakın müttefiki olan İran, sonrasında tamamen farklı bir dış politika izlemeye başladı.
Bugün İran;
Irak,
Suriye,
Lübnan,
Yemen gibi bölgelerde etkili olmaya çalışıyor.
ABD ve İsrail bu durumu İran’ın bölgesel yayılmacılığı olarak değerlendirirken, İran yönetimi ise bunu kendisine yönelik tehditlere karşı geliştirdiği savunma politikası olarak görüyor. Tarafların olaylara bakışı tamamen farklı olduğu için uzlaşma zemini de giderek daralıyor.
İsrail’in İran Politikası: Güvenlik mi, Bölgesel Üstünlük mü?
İsrail açısından İran, uzun yıllardır en büyük tehditlerden biri olarak kabul ediliyor. İsrail yönetimleri İran’ın nükleer programını, füze kapasitesini ve bölgedeki müttefiklerini kendi güvenlikleri açısından risk olarak görüyor.
İsrail’in geçmişten beri uyguladığı güvenlik anlayışı, çevresindeki rakip güçlerin büyümesini engelleme üzerine kuruludur. Ancak İsrail politikalarını eleştirenler, güvenlik gerekçelerinin zaman zaman bölgesel üstünlüğü koruma amacıyla kullanıldığını savunuyor. Onlara göre sürekli savaş ortamı, Ortadoğu’daki istikrarsızlığı daha da derinleştiriyor.
Savaşların Görünmeyen Yüzü: Ekonomik Çıkarlar
Modern savaşların arkasında sadece siyasi nedenler bulunmaz. Ekonomik çıkarlar da önemli bir rol oynar.
Büyük çatışmalar;
savunma harcamalarını artırır,
silah ticaretini büyütür,
askeri sanayilere yeni pazarlar oluşturur.
Ortadoğu yıllardır dünyanın en büyük silah pazarlarından biri durumundadır. Bu nedenle bazı uzmanlar, bölgede sürekli bir tehdit atmosferinin oluşmasının askeri ve ekonomik çıkarlarla bağlantılı olduğunu ileri sürmektedir.
Elbette hiçbir savaş sadece ekonomik nedenlerle açıklanamaz. Güvenlik kaygıları, tarihsel çatışmalar ve siyasi hedefler de bu sürecin önemli parçalarıdır.
Diplomasi Yerine Askeri Baskı Dünyayı Daha Güvenli Hale Getirir mi?
ABD’nin İran politikasında yıllardır iki farklı yaklaşım karşı karşıya geliyor. Birinci yaklaşım, diplomasi ve müzakere yoluyla çözüm arayışını savunuyor. İkinci yaklaşım ise İran’ın ancak ağır baskı ve askeri tehditlerle geri adım atacağını düşünüyor. Ancak tarih bize göstermiştir ki aşırı baskı her zaman beklenen sonucu doğurmaz. Bazen baskı altında kalan ülkeler daha fazla uzlaşmak yerine daha sert bir tutum içine girebilir.
Yeni Bir Büyük Savaş Tehlikesi
Bugünkü en büyük risk, çatışmanın İran ve ABD sınırlarını aşmasıdır.
Savaşın genişlemesi halinde;
Körfez ülkeleri hedef haline gelebilir,
enerji piyasaları büyük zarar görebilir,
küresel ekonomik kriz derinleşebilir.
Daha tehlikelisi ise büyük güçlerin doğrudan veya dolaylı şekilde bu mücadeleye dahil olmasıdır. Böyle bir tablo, sadece Ortadoğu’yu değil, bütün dünyayı etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Savaşın Bedelini Halklar Ödüyor
Irak, Suriye, Yemen ve Gazze’de yaşananlar bize çok acı bir gerçeği gösterdi. Savaş kararlarını yöneticiler verir, ancak savaşın yükünü halklar taşır. Bombalar düştüğünde zarar görenler siyasetçiler değil, evlerini terk etmek zorunda kalan siviller olur. Bu nedenle bugün dünyanın ihtiyacı daha fazla silah değil, daha güçlü diplomasi kanallarıdır.
Öz Cümle: Güç Mücadelesinin Ortasında Kalan İnsanlık
ABD, küresel etkisini ve müttefiklerini korumaya çalışıyor. İsrail, kendi güvenlik anlayışı doğrultusunda hareket ediyor. İran ise bölgesel gücünü ve bağımsızlığını koruma mücadelesi verdiğini savunuyor. Fakat bütün bu hesapların ortasında değişmeyen tek gerçek var: Savaşın kazananı çok az olur, kaybedeni ise her zaman halklardır.
Ortadoğu bugün yine kritik bir yol ayrımında duruyor. Atılacak her yanlış adım, sadece bölgeyi değil, bütün dünyayı daha büyük bir felakete sürükleyebilir.
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Savaş başlatmak kolaydır, ancak savaşın sonuçlarını kontrol etmek çoğu zaman mümkün değildir.



































