Toplumun kolektif hafızası, siyasetin en kırılgan ama en kudretli kalesidir. Orada gerçekler ve kurgular, korku ile umut, iktidar ile direniş bir sessiz savaşta iç içe geçer. “Terörist” dediğimiz kişi, zamanın rüzgârında “barış müzakerecisi”ne dönüşür. Aynı ağızdan hem “hain” hem “kahraman” çıkabilir; çünkü siyaset mutlak doğruları değil, iktidarın sürekliliğini sahneler.
Bu dönüşüm, halkın zihninde bir hafıza aşınımıdır; rastlantısal değil, bilinçli ve sistematik bir erozyon. Cehalet değil, bilerek inşa edilen bir unutkanlıktır. Çünkü siyasetin arzusu, sorgulamayan, hatırlamayan bir toplumu şekillendirmektir. Alkışlar da bu bilinçsizliğin yankısıdır; alkışlayan eller, gerçek ile kurgunun bulanık sınırlarında dans eden figüranlar olur. İşte bu yüzden, “terörle savaş” söylemi, “barış masası” ile el ele yürür; mesele savaş ya da barış değil, güç ve iktidar oyunudur.
Bir toplum düşünün: Savaşta alkış tutar, barışta yine alkış tutar. Aynı liderin söylediği birbirine zıt sözlere rağmen, halk her seferinde aynı coşku ve teslimiyetle karşılık verir. Önce lider “terörist” dediği kişiyle el sıkışır, sonra onu “hain” ilan eder, ama kısa süre sonra tekrar barış için masaya davet eder. Bu kısır döngü böyle devam eder. Peki, halk bu çelişkinin farkında değil mi? Yoksa fark etmesin diye bilinçli bir cehaletin içinde mi tutuluyor?
Cevap, sorunun kalbinde saklıdır: Cehalet bir sonuç değil, bilinçli bir tercihtir. Sistematik bir üretimdir. Dini, mezhebi, etnik ve bölgesel farklılıkları siyasetin manivelası haline getirenlerin en büyük korkusu, halkın uyanmasıdır. Çünkü halk sorgulamaya başlarsa alkışlar susar, alkışlar susarsa sandıklar boşalır.
O yüzden tarih süslenir. Kahramanlık masallarıyla vicdanlar uyuşturulur. Ekranlar hamasetle dolar. Ve en güçlü silah devreye girer: Terör.
Terör, modern siyasetin korku tuzağıdır, meşruiyet zırhıdır. Hem “güvenlik” adı altında baskıyı haklı çıkarmak için kullanılır, hem de “çözüm” masası kurulduğunda halkı ikna etmek için. Dün “terörist” denenle bugün masaya oturulur. Dün “hain” ilan edilen bir sabah “barış elçisi” olur. Dün adını anmak suç sayılan kişi, bugün “önder” olarak pazarlanır. Peki, nasıl mümkün olur?
Cevap karmaşık değildir. Bu bir politika değil, bir düzendir. Akılları karıştıran, hafızayı silen, duyguları yönetip öfkeyi parçalara bölen bir düzen. Bugün barış isteyenlere “hain” diyen milliyetçi cephe, yarın “barış süreci”nin bayraktarı olabilir. Dün “vatanı sattılar” diye bağıranlar, bugün aynı süreci “büyük devlet aklı” diye kutsayabilir. Çünkü mesele barış ya da savaş değil, iktidarın sürmesidir.
Devlet hukukla değil, söylemle yönetildiğinde “hukuk devleti” sadece bir kelime oyunu olur. Bir sabah lider çıkar ve şöyle der: “Sayın…” Oysa dün bu kelimeyi kullananlara davalar açılmıştır. Bugün ise bu ifade alkışlanır. Hafıza bu kadar mı kısa? Hayır, bu hafıza kaybı değil, hafıza manipülasyonudur. Çünkü medya eliyle kimin hain, kimin kahraman olduğuna saniyeler içinde karar verilebilir hale gelinmiştir.
Peki, bu tiyatronun senaristi kim? Elbette tek bir kişi değil. Bu, uzun vadeli bir zihinsel inşa sürecidir. Bazen bir siyasetçinin dilinden çıkar, bazen bir köşe yazarının satır aralarından. Bazen bir öğretim üyesinin dersinde, bazen bir televizyon dizisinin senaryosunda kodlanır. Ama hepsinin ortak amacı, halkın zihninde hakikat ile yalan arasındaki çizgiyi silmektir. Çünkü sınır kaybolduğunda her şey “meşru” olur.
Sonra bir bakarız ki halk, bir gün “bebek katili” diye lanetlediği kişiyi, ertesi gün “lider” diye dinlemeye hazırdır. Asıl soru ise şudur: Değişen gerçekten kişi midir, yoksa halkın algısı mı?
Eğer bir ülkede insanlar aynı kişiyi hem hain hem kahraman ilan edebiliyorsa, sorun o kişi değil, alkışlayan ellerin hafızasızlığıdır. Asıl mesele, savaş ile barış arasındaki farkı bile ayırt edemeyecek kadar yönlendirilmiş bir bilinçle yaşamaktır.
Siyaset bu oyunu oynadıkça, halk da figüran olmaya devam ettikçe, döngü sürer gider. Dün barış, bugün savaş, yarın yine barış… Alkışlar susmaz. Çünkü alkışlayanlar artık düşünmez; sadece komut alır.
Bu düzeni yıkmak için önce şu soruyu sormalıyız: Ne oldu da bir sabah her şey tersine döndü? Ve asıl cesaret, bu sorunun cevabını aramakta yatar.
Bu döngüye itiraz edenler ise hemen damgalanır. “Barış” diyeni savaş karşıtı değil, devlet karşıtı ilan ederler. Sorgulayanlara “vatan haini” derler, eleştirenleri “dış güçlerin maşası” olmakla suçlarlar. Oysa asıl korkuları, bu düzenin sorgulanmasıdır. Çünkü sorgulama başladığında, kurulan sahne çöker, roller dağılır, gerçekler görünür olur. Bu yüzden muhalefet, yalnızca fikirsel değil, duygusal ve ahlaki baskıyla da bastırılır. “Ya bizden yanasındır, ya düşmandan” denilerek gri alanlar yok edilir. Toplum, düşünmeyen ama itaat eden bireyler haline getirilmek istenir. İşte bu, siyasetin en tehlikeli psikolojik silahıdır: Halkı kutuplaştırmak, düşünceyi suç haline getirmek ve eleştiriyi ihanete eşitlemek.


































