Dr. ŞEVKET DALBOY
SİYASET BİLİMCİ – SOSYAL BİLİMCİ – GAZETECİ VE YAZAR
Buzullar eriyor.
Kimi insanlar korkuyor.
Kimi insanlar yas tutuyor.
Kimi bilim insanları dünyanın geleceği için alarm veriyor.
Ama başka bir kesim var ki buzulların erimesini neredeyse dört gözle bekliyor.
Neden mi?
Çünkü buzların altında binlerce yıldır saklı kaldığı düşünülen bir uygarlığın, kayıp bir yerleşimin, bilinmeyen yapıların ya da insanlık tarihine ilişkin büyük sırların ortaya çıkabileceğine inanıyorlar.
Onların hayalinde buzlar çekilecek ve insanlık tarihin karanlık bir sayfasını açacak.
Belki binlerce yıl önce yaşamış insanların izleri bulunacak.
Belki bilinmeyen bir uygarlığın kalıntıları ortaya çıkacak.
Belki arkeologların aklını başından alacak keşifler yapılacak.
Belki de insanlık kendi geçmişi hakkında bildiği her şeyi yeniden sorgulayacak.
Bütün bunlar elbette merak uyandırıcı.
Fakat burada son derece rahatsız edici bir soru var:
Peki buzulların erimesiyle ortaya çıkacak olanları görmek uğruna, bugün neleri kaybetmeyi göze alıyoruz?


BUZUN ALTINDAKİ SIR, YAŞAYAN DÜNYADAN DAHA MI DEĞERLİ?
İnsanlık tarihinin bilinmeyenleri her zaman merak konusu oldu.
Buzulların altında gerçekten arkeolojik kalıntılar bulunabilir. Geçmiş dönemlere ait insan faaliyetlerinin izleri, eski yollar, yapılar veya başka kültürel varlıklar bilimsel araştırmalar açısından son derece değerli olabilir.
Fakat burada büyük bir yanılgıya düşmemek gerekiyor.
Buzulların erimesi bir “arkeolojik keşif operasyonu” değildir.
Bu, küresel iklim krizinin sonucudur.
Buz çekildiğinde ortaya çıkabilecek bir kalıntı, insanlığın geçmişini aydınlatabilir.
Ama aynı buzun erimesi, yaşayan milyonlarca insanın geleceğini karartabilir.
İşte asıl trajedi burada başlıyor.


GEÇMİŞİ KURTARIRKEN GELECEĞİ KAYBETMEK
Buzullar dünyanın tatlı su sisteminin temel parçalarından biri.
Onlar erirken önce bazı bölgelerde nehirler kabarıyor, buz gölleri büyüyor, sel ve taşkın riski artıyor.
Ardından buz kütleleri küçüldükçe su akışları azalıyor.
Tarım tehdit altında kalıyor.
İçme suyu kaynakları baskı görüyor.
Hidroelektrik üretimi etkileniyor.
Dağ ekosistemleri değişiyor.
Ve deniz seviyeleri yükseliyor.
Yani buzulların erimesi bize yalnızca geçmişten bir kapı açmıyor.
Aynı zamanda geleceğe doğru devasa bir kapı kapatıyor.
15 MİLYON İNSANIN HAYATI BİR “GİZEM” DEĞİL


Bilim insanlarının tahminlerine göre dünya genelinde en az 15 milyon insan, ani buz erimelerinin tetiklediği seller nedeniyle risk altında.
Pakistan’da, Hindistan’da, Nepal’de ve dünyanın başka bölgelerinde insanlar buzulların hareketliliği ve buz göllerinin taşması nedeniyle yaşam mücadelesi veriyor.
Birileri buzun altında eski bir uygarlığın kalıntısını bulmayı hayal ederken, başka insanlar aynı buzun erimesiyle evlerini kaybetme korkusu yaşıyor.
Birileri “Acaba ne çıkacak?” diye soruyor.
Başka birileri “Acaba evimiz ayakta kalacak mı?” diye düşünüyor.
İşte çağımızın en acı çelişkilerinden biri budur.


BUZUN ALTINDAN BİR UYGARLIK ÇIKABİLİR. PEKİ ÜSTÜNDEKİ UYGARLIK NE OLACAK?
Diyelim ki buzulların altında olağanüstü bir keşif yapıldı.
Diyelim ki insanlık tarihinin en büyük arkeolojik buluntularından biri ortaya çıktı.
Diyelim ki binlerce yıllık bir uygarlığın kayıp şehri bulundu.
Harika.
Ama aynı anda milyonlarca insanın su güvenliği tehlikeye giriyorsa, tarım alanları kuruyorsa, kıyı kentleri yükselen denizlerle boğuşuyorsa ve iklim kaynaklı göçler büyüyorsa, bu keşfin insanlığa bedeli ne olacak?
Geçmişi öğrenmek uğruna geleceği yok etmeye hakkımız var mı?
Asıl soru budur.


BUZULLARIN ALTINDAKİ GİZEMDEN DAHA BÜYÜK BİR GİZEM VAR
Bence insanlığın çözmesi gereken en büyük gizem, buzulların altında ne olduğu değildir.
Asıl gizem şudur:
İnsanlık kendi geleceğini tehlikeye attığını bile bile neden hâlâ aynı yolu sürdürüyor?
Bunu açıklamak gerçekten daha zor.
Çünkü buzulların erimesinin sonuçlarını artık yalnızca bilim insanları anlatmıyor.
Sel felaketleri yaşanıyor.
Su kaynakları değişiyor.
Dağ gölleri büyüyor.
Tarım sistemleri zorlanıyor.
Kıyı kentleri risk altında.
Ada ülkeleri geleceklerinden endişe ediyor.
Bütün bunlar yaşanırken insanlığın bir bölümünün hâlâ buzun altındaki “gizem” ile büyülenmesi, çağımızın tuhaf bir ironisidir.


BELKİ DE EN BÜYÜK ARKEOLOJİK KEŞİFİMİZİ KENDİMİZ YAPACAĞIZ
Bir gün buzulların altında gerçekten olağanüstü bir şey bulunabilir.
Belki kayıp bir yerleşim.
Belki eski insanların yaşamına ilişkin önemli kanıtlar.
Belki bugün henüz bilmediğimiz bir tarihsel gerçek.
Bilim bunu araştıracaktır.
Araştırmalıdır da.
Çünkü insanlığın geçmişini öğrenmek, insanlığın geleceğini anlamanın yollarından biridir.
Ama geçmişin sırlarını keşfetmek için geleceğin kapısını kapatmak zorunda değiliz.
Tam tersine.
Buzulları korumak, geçmişi de korumaktır.
Çünkü buzullar yalnızca su depoları değildir.
Onlar dünyanın iklim hafızasıdır.
İnsanlığın geçmişinin izlerini taşıyabilirler.
Dağlarda yaşayan toplumların kültürünü beslerler.
Ekosistemleri ayakta tutarlar.
Milyonlarca insanın su döngüsünün parçasıdırlar.
Ve eridiklerinde yalnızca buz kaybolmaz.
Bir dünyanın dengesi değişir.


SON SÖZ: BUZUN ALTINDAKİ SIRLAR BEKLEYEBİLİR
Eğer buzulların altında insanlık tarihini değiştirecek bir sır varsa, o sır bekleyebilir.
Arkeoloji bekleyebilir.
Keşif bekleyebilir.
Bilim, mümkün olan her şeyi kayıt altına alabilir.
Ama yok olan su kaynakları geri gelmeyebilir.
Yitirilen yaşamlar geri gelmez.
Kaybolan ekosistemler kolayca yeniden kurulmaz.
Denizin yuttuğu topraklar bir gecede geri dönmez.
Kaybolan kültürel gelenekler yeniden üretilemez.
Bu nedenle bugün insanlığın önünde iki seçenek var:
Buzların altında geçmişimizi aramak ya da buzların erimesiyle geleceğimizi kaybetmek.
Ben geçmişimizi öğrenmekten yana olanlardanım.
Ama geçmişi görmek uğruna geleceği feda etmeye karşıyım.
Çünkü insanlık tarihinin en büyük gizemi belki de buzulların altında değil.
Kendi geleceğini bile bile nasıl yok edebildiğinde saklı.