Zorbalığın adını güç koyanlar, tarihin çöplüğünde kaybolmaya mahkûmdur.
Dr. Şevket Dalboy
Siyaset ve Sosyal Bilimci – Gazeteci (İGÜ)
Emperyalist zihniyetin dünyayı nasıl gördüğünü anlamak için bazen kalın kitaplara ya da uzun teorilere ihtiyaç yoktur. Bazen tek bir cümle bile bu zihniyeti bütün çıplaklığıyla ele verir. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu sadece güce saygı duyar” sözü işte tam da böyle bir cümledir.
Bu söz aslında bir tespit değil, bir itiraftır. Çünkü emperyal aklın “güç” dediği şey; halkların iradesi, adalet, hukuk ya da barış değildir. Onların gücü; Irak’ta, Suriye’de, Libya’da ve bölgenin birçok ülkesinde yıkılan şehirlerdir. Bombalar altında parçalanan çocuk bedenleridir. Yerle bir edilen mahalleler, harabeye dönen ülkeler ve geride bırakılan milyonlarca mülteci ve yetimdir.
Hastaneler, okullar, camiler, kiliseler… Modern savaş teknolojisinin hedef tahtasına çoğu zaman bunlar konmuştur. Çünkü emperyal akıl için insan hayatı bir istatistikten ibarettir. Kültürler, medeniyetler ve toplumların hafızası ise yalnızca jeopolitik hesapların önünde duran birer engel olarak görülür.
Bu nedenle “Ortadoğu güce saygı duyar” diyen anlayışın aslında söylediği şey şudur:
“Bizim silahlarımıza, üslerimize ve baskımıza boyun eğerseniz sizinle konuşuruz.”
Bu, saygı değil; açık bir zorbalık siyasetidir.
Türkiye açısından bakıldığında ise yıllardır tekrar edilen “stratejik ortaklık” söylemi artık inandırıcılığını tamamen yitirmiştir. Çünkü ortaklık eşitlik ister, karşılıklı saygı ister. Oysa Türkiye’nin yakın tarihinde görülen tablo; yaptırım tehditleri, ekonomik baskılar, siyasi müdahaleler ve küçümseyici söylemlerle doludur.
Bir ülkenin ekonomisini “çökertirim” diye tehdit eden, savunma tercihlerine karışan ve siyasi kararlarını yönlendirmeye çalışan bir anlayışın adına ortaklık denemez. Bunun adı açıkça güç dayatmasıdır.
Gerçek şu ki emperyal güçler dünyayı hâlâ eski alışkanlıklarıyla yönetebileceklerini sanıyor. Ancak unuttukları bir gerçek vardır: Halkların onuru satın alınamaz, bağımsızlık kiraya verilemez ve milletlerin iradesi sonsuza kadar baskı altında tutulamaz.
Türkiye için asıl mesele de tam burada başlamaktadır. Dış politika; romantik ittifakların, ideolojik hayranlıkların ya da güç merkezlerine bağlılığın değil, ulusal çıkarların ve tam bağımsızlık ilkesinin üzerine kurulmalıdır.
Çünkü tarih bize çok açık bir gerçeği öğretmiştir:
Bağımsızlığını korumayan devletler, başkalarının planlarında yalnızca bir araç hâline gelir.
Gerçek saygı, güçlü olanın önünde eğilmekten değil; kendi iradesine sahip çıkmaktan doğar. Ve dünya tarihinde kalıcı olanlar, zorbalıkla hükmeden imparatorluklar değil; kendi kaderine sahip çıkan milletler olmuştur.



































