Dr. Şevket Dalboy – Siyaset ve Sosyal Bilimci / Gazeteci
Almanya’da ortaya çıkarılan bir suikast planı, yalnızca bir kişinin değil, bir zihniyetin ne kadar tehlikeli boyutlara ulaştığını bir kez daha gösterdi. Eski başbakanlar Angela Merkel ve Olaf Scholz’un dahi infaz listesinde yer aldığı bu karanlık senaryo, Avrupa’nın derinlerinde kök salmış bir hastalığın yeni bir belirtisidir: ırkçılık.
Biz yıllardır boşuna demiyoruz, ırkçılık bir hastalıktır. Bu hastalık, mikroplarını ne yalnızca sokak gösterilerinde ne de marjinal gruplarda gösterir. Asıl tehlike, sessizce zihinlere sızan, gündelik hayatın sıradan cümlelerine gizlenen ırkçılıktadır. Tıpkı buz dağının görünen yüzü gibi; yukarıda birkaç slogan, birkaç saldırı görürsünüz ama suyun altında devasa bir nefret birikimi vardır. O nefretin damarlarında dolaşan zehir, demokrasinin en narin dokularını kemirir.
Bugün Almanya’da bir aşırı sağcı “karanlık ağda” suikast planı yaparken, aslında toplumun karanlık aynasına bakıyoruz. O aynada yalnızca bir suçlu değil, toplumsal bir kırılma, bir zihinsel çürüme görülüyor. Irkçılık, bireysel bir nefretin değil, sistematik bir duyarsızlığın sonucudur. Bu topraklarda tarih boyunca yaşanan trajediler unutulmuşçasına, aynı virüs yeniden üretiliyor.
Unutulmamalıdır ki ırkçılık bir kıraç topraktır. Bu toprakta insanlık, vicdan ve adalet yeşermez. O kıraçlıkta büyüyen tek şey korkudur. Korkudan beslenen bu ideoloji, kendini “ulusal gurur”, “vatan sevgisi” ya da “güvenlik kaygısı” gibi maskelerle gizler. Oysa maskenin arkasında yalnızca öfke, kompleks ve tarihsel körlük vardır.
Avrupa, yıllardır demokrasi ve insan hakları söylemleriyle övünür. Fakat bugün gelinen noktada bu söylemler, duvar yazılarına dönüşmüş birer süs cümlesinden ibaret kalıyor. Berlin’de bir istihbarat raporuna sızan bu suikast planı, Avrupa’nın vicdan defterine düşülmüş bir kara lekedir. Irkçılık artık yalnızca marjinal örgütlerin değil, sıradan insanların da zihninde kendine yer buluyor. Komşunun göçmene attığı küçümseyici bir bakış, okulda bir çocuğa yöneltilen dışlayıcı söz ya da medyada yer bulan ayrımcı dil… Hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Asıl korkutucu olan, ırkçılığın artık sokaklarda bağıran bir öfke değil, evlerin içinde fısıldanan bir düşünceye dönüşmesidir. İnsanlar nefret ettiklerinin farkında bile olmadan, gündelik tercihleriyle o nefretin yeniden üretimine katkı sağlıyor.
Bugün bir platformda “suikast listesi” hazırlanabiliyorsa, bu yalnızca teknolojinin değil, insanlığın da karardığı anlamına gelir. Irkçılığın dijital çağda yeni bir biçim aldığını, karanlık ağın artık nefretin laboratuvarı hâline geldiğini görüyoruz. Kripto parayla ödül vaadeden bir ölüm listesi, insanın ahlaki çöküşünün dijital bir yansımasıdır.
Bu noktada sormak gerekir: Avrupa gerçekten geçmişiyle yüzleşti mi? Yoksa sadece müzelerinde “bir daha asla” yazılı tabelalarla mı avunuyor? Her yeni nefret dalgası, o tabelaların pasını silip atıyor. Tarih, bir kez daha aynı uyarıyı fısıldıyor: Irkçılık görmezden gelindiğinde büyür, meşrulaştırıldığında kök salar, sessiz kalındığında öldürür.
Irkçılık sadece bir toplumsal sorun değildir; bir ahlak, bir bilinç, bir insanlık testidir. Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da ya da İsviçre’de fark etmez — bu hastalık sınır tanımaz. Buz dağının altındaki o karanlık kütleyi görmeden, yalnızca üstteki donmuş parçaya bakarak “tehlike geçti” demek büyük bir yanılgıdır.
Biz yıllardır yazıyoruz, söylüyoruz: Irkçılık tedavi edilmedikçe insanlık iyileşmeyecek. Çünkü bu hastalığın ilacı yasalar değil, vicdandır. O vicdanın yeniden canlanması için toplumsal bir yüzleşmeye, bir samimiyete ihtiyaç var. Aksi hâlde buz dağının görünmeyen yüzü, bir gün hepimizi donduracak.


































