Dr. Şevket Dalboy Yazdı Sertleşen Sınırlar

Avrupa, uzun zamandır göç meselesinde ortak bir ses bulmakta zorlanıyor. Ama artık bazı başkentler kendi sesini yükseltmeye kararlı. Bu seslerin başında Bavyera’dan yükselen Markus Söder’in sesi geliyor. Almanya’nın sınır kapılarını daha sıkı denetlemeye başlaması ve iltica başvurusunda bulunanları bile geri çevirme pratiği, sadece ülke içinde değil, Avrupa genelinde de yeni tartışmaların fitilini ateşlemiş durumda.

Söder’in açıklamaları bir devlet politikası olmaktan öte, bir zihniyet dünyasının da dışavurumu. “Daha az umut, daha az göç” cümlesi, Almanya’nın sadece sınırlarını değil, duygusal ve siyasi kapılarını da kapattığını gösteriyor. Bu yeni yönelim, insanı merkeze almaktan ziyade, rakamlarla konuşan bir sistemin ifadesi. Söder, “Avrupalı komşularımız da sonunda bu kararları kabul edecektir” derken aslında şunu söylüyor: Direnseniz de bu yola gireceksiniz.

Ancak bu yolun nereye çıktığı hâlâ meçhul. Almanya, kendini Avrupa hukukuna “zorunlu olmamasına rağmen” göçmen kabul eden bir özveri ülkesi olarak sunuyor. Oysa bu “özveri” söylemi, vicdanı rahatlatan ama gerçekliği sorgulanması gereken bir anlatı. Çünkü sınırdan geri çevrilen 19 kişinin arasında çocuklar, hamile kadınlar ve hastalar olmasa da, “korunmaya muhtaç olmayanların” korunmaya hakkı da sorgulanmadan elinden alınıyor.

Sınırın diğer tarafında ise Polonya gibi ülkelerden yükselen tepkiler, Avrupa içindeki çatlağı gözler önüne seriyor. Donald Tusk’ın “Biz sadece kabul ettiklerimizi alırız” çıkışı, Almanya’nın Eisenhüttenstadt’ta kurduğu Dublin Merkezi üzerinden yürütülen politikaya doğrudan bir itiraz. Sığınmacıları diğer AB ülkelerine hızlıca iade etmeye yönelik bu tür merkezler, hukuki açıdan ne kadar meşru olsa da, ahlaki açıdan gri bölgelerde dolaşıyor.

Üstelik mesele sadece sınır kontrolleriyle sınırlı değil. Friedrich Merz’in başbakanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte, CDU-CSU ortaklığı göç politikasında adeta vites yükseltti. Vatandaşlık yasasının sertleştirilmesi, Afganistan’dan gelen uçuşların durdurulması ve “güvenli menşe ülke” tanımının genişletilmesi gibi adımlar, Almanya’nın artık göçü bir “sorun” değil, bir “tehdit” olarak kodladığını gösteriyor.

Ancak unutulmaması gereken bir şey var: Sert sınırlar her zaman güvenlik getirmez. Aksine, yalnızlığı, çaresizliği ve öfkeyi büyütür. Göç, sadece istatistiklerden ibaret değildir. Her sınırdan dönen insan, arkasında yarım kalmış bir hayat, parçalanmış bir hikâye bırakır.

Almanya, yeni dönemde göçü yönetmek değil, sınırlamak istiyor. Fakat unutulmamalı ki, göçü sınırlamak için duvarlar inşa etmek yeterli değildir. Duvarlar, zamanla sadece dışarıyı değil içeriyi de karanlığa boğar.

Ve Avrupa, tam da bu karanlıkla yüzleşme eşiğinde.