Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci ve Yazar

Brent petrolün varil fiyatı 90 doların üzerine çıktı. Almanya’da akaryakıt fiyatları yeniden yükseldi. Bir aracın deposunu doldurmak artık yalnızca bir ulaşım masrafı değil; dünyanın farklı köşelerinde alınan siyasi kararların, güç mücadelelerinin ve savaşların doğrudan vatandaşa kesilen faturası hâline geldi.

Bugün bir Alman sürücünün benzin istasyonunda ödediği fazla para, aslında yalnızca petrol piyasasındaki dalgalanmanın sonucu değildir. O paranın içinde savaşların gölgesi, enerji kaynakları üzerindeki küresel rekabet, silah harcamaları ve yıllardır çözülemeyen uluslararası gerilimlerin bedeli vardır.

Peki bu bedeli kim ödüyor?

Savaş kararlarını alanlar mı?
Silah şirketleri mi?
Enerji tekelleri mi?
Yoksa her sabah işe gitmek zorunda olan, market alışverişini yapmak zorunda kalan, kirasını ve faturalarını ödemeye çalışan milyonlar mı?

Cevap ne yazık ki çoğu zaman aynı oluyor: Bedeli halk ödüyor.

Savaşın görünmeyen cephesi: Mutfaklar ve cüzdanlar

Savaşlar yalnızca cephelerde yaşanmıyor. Bir füzenin düştüğü yerden binlerce kilometre uzakta da insanlar savaşın etkisini hissediyor. Benzin fiyatı yükseliyor, taşımacılık maliyetleri artıyor, üretim pahalanıyor ve sonunda market raflarındaki ürünlere kadar uzanan bir zincir oluşuyor. Bir ailenin bütçesi, dünyanın başka bir bölgesindeki siyasi krizlerin altında eziliyor.

Enerji fiyatları yükseldiğinde yalnızca otomobil sahipleri etkilenmiyor. Çiftçinin traktöründen kamyon şoförünün yakıtına, fabrikanın enerji giderinden tüketicinin gıda fiyatlarına kadar herkes bu yükün altına giriyor.

Savaşın en acı taraflarından biri de budur: Cephede olmayan insanlar bile onun ekonomik sonuçlarıyla mücadele etmek zorunda kalır.

Petrolün varili yükselirken insan hayatının değeri neden düşüyor?

Dünya yıllardır aynı döngüyü yaşıyor. Bir bölgede kriz çıkar, petrol fiyatları yükselir, enerji şirketleri daha fazla kazanır, halk ise daha pahalı bir yaşamla karşı karşıya kalır.

Bu tablo bize şu soruyu sorduruyor:

Enerji kaynakları gerçekten insanlığın ortak ihtiyacı mı, yoksa ülkelerin ve şirketlerin güç mücadelesinin aracı mı?

Petrolün sadece ekonomik bir ürün olmadığını biliyoruz. Petrol; siyaset, diplomasi, askeri strateji ve küresel güç dengelerinin merkezinde yer alıyor. Bu nedenle petrol fiyatlarındaki her yükseliş, aslında dünyadaki siyasi istikrarsızlığın bir göstergesi oluyor.

Savaş ekonomisi kazananlar ve kaybedenler üretir

Her savaşın kaybedenleri bellidir: Hayatını kaybeden siviller, evlerini terk eden insanlar, ekonomik krizle mücadele eden toplumlar…

Ancak her savaşın ekonomik kazananları da vardır. Silah üreticileri, enerji piyasasındaki bazı aktörler ve krizleri fırsata çevirebilen büyük sermaye grupları savaş ortamlarından güçlenerek çıkabilir. Bu nedenle dünyada barış isteyenlerin sesi çoğu zaman ekonomik çıkarların gürültüsü arasında kayboluyor.

Bir tarafta geçim sıkıntısı yaşayan milyonlar, diğer tarafta savaşlardan ve krizlerden kazanç sağlayan yapılar… Bu çelişki, modern dünyanın en büyük adaletsizliklerinden biridir.

Ne zamana kadar savaşların faturasını ödeyeceğiz?

İnsanlık, teknolojide ve bilimde büyük ilerlemeler kaydetti. Yapay zekâdan uzay çalışmalarına kadar birçok alanda sınırları zorluyoruz. Ancak hâlâ anlaşmazlıkları çözmenin yolu olarak silahları tercih ediyoruz.

Bu büyük bir çelişki değil midir?

Bir yanda insanlığın geleceğini kurtarmak için iklim krizine karşı mücadele edilirken, diğer yanda savaşlar nedeniyle enerji kaynakları ve çevre üzerindeki baskı artırılıyor. Bir yanda ekonomik refah hedeflenirken, diğer yanda milyarlarca dolar savaş bütçelerine aktarılıyor.

Artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor:

Savaşların maliyeti yalnızca devlet bütçelerinden çıkmıyor. Savaşların gerçek faturası toplumların omuzlarına yükleniyor.

Barış artık yalnızca ahlaki değil, ekonomik bir zorunluluktur

Bugün akaryakıt fiyatlarının yükselmesi bize bir kez daha gösteriyor ki dünyanın herhangi bir yerindeki kriz, artık hiçbir ülkenin sınırları içinde kalmıyor.

Enerji piyasaları, gıda fiyatları, enflasyon ve yaşam maliyeti birbirine bağlı durumda. Bu nedenle barış sadece insani bir ideal değildir; aynı zamanda ekonomik istikrarın temel şartıdır. Savaşların kazananı birkaç güçlü aktör olabilir, ancak kaybedeni çoğunlukla milyonlarca sıradan insandır. Belki de artık en önemli soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Daha pahalı yakıt, daha yüksek faturalar ve daha büyük korkularla yaşamaya devam etmek zorunda mıyız? Yoksa insanlığın kaynaklarını yıkıma değil, yaşama harcayacağı yeni bir düzen mümkün mü?

Çünkü gerçek enerji krizi yalnızca petrolün azalması değildir. Asıl kriz, insanlığın barışı koruyacak siyasi iradeyi hâlâ yeterince güçlü biçimde ortaya koyamamasıdır.