Son yıllarda temel tüketim maddelerine gelen fahiş zamlar, artık yalnızca ekonomik bir meseleyi değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir kriz sürecini de gözler önüne seriyor. Vatandaşın alım gücü her geçen gün erirken, sosyal aktiviteler, kültürel katılım ve hatta sağlıklı beslenme dahi lüks kategorisine girmeye başladı. Oysa sosyal devletin asli görevi, halkının refahını artırmak, sosyal eşitsizlikleri azaltmak ve toplumsal bütünlüğü güçlendirmektir. Bugünse karşımızda başka bir tablo var: Refah devletinden uzaklaşan, savaşlara kaynak aktaran ve kendi toplumuna karşı soğuyan bir devlet yapısı.

Sosyal Devletten Polis Devletine

Anayasalarda “sosyal hukuk devleti” olarak tanımlanan sistem, son dönemde ekonomik kaynaklarını savaşa ve dış politika stratejilerine yönlendirirken, içeride halkın yaşam koşullarını göz ardı ediyor. Bu tercihler doğrudan vatandaşın cüzdanına yansıyor. Enflasyonla boğuşan kitleler, artan kiralar ve temel gıdada yaşanan fiyat sıçramaları karşısında her geçen gün daha da çaresizleşiyor.

Halk, kısa vadede bu tercihlerle yüzleşmese de, orta ve uzun vadede bedel ödeyen tek aktör oluyor. Üstelik bu bedel yalnızca ekonomik değil; demokratik hak arayışları da baskı ve hukuki engellerle karşı karşıya kalıyor. Refah devletinden uzaklaşan yapı, güvenlikçi politikaları ön plana çıkarıyor ve “sosyal devlet” yerini giderek bir “polis devleti” görüntüsüne bırakıyor. Elbette her devlet, ulusal güvenliğini sağlamakla yükümlüdür; bu bağlamda milli savunma sanayisini geliştirmesi de doğaldır. Ancak bu gelişim, halkın refahının önüne geçmemelidir. Çünkü gerçek bir devlet, güvenlik ile sosyal adalet arasında denge kurabilen devlettir. Bu dengeyi koruyabilen devletler; adil, liyakatli ve halkını gözeten yapılardır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesini yalnızca söylemde değil, eylemde de yaşatan devletlerdir.

Temsil Krizi ve Meşruiyet Erozyonu

Sosyal bilimler açısından bakıldığında, bu tablo derin bir temsil krizine işaret ediyor. Halk, hükümeti sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için seçerken; iktidarlar, meşruiyetlerini halktan değil, uluslararası stratejik dengelerden alıyormuş gibi davranıyor. Demokrasiyle seçilen yönetimler, halkın iradesini savaşlara, silah sanayisine ve dış politikalara tahsis ederken; toplumsal mutabakat zeminini zedeliyor. Bu, klasik bir “siyasal yabancılaşma” halidir. Halk, giderek kendisini temsil edilmemiş, dışlanmış ve yalnız bırakılmış hisseder.

Toplumsal Gerilim ve Tepkisel Dinamikler

Toplumsal sözleşme kırıldığında, dengeler de sarsılır. Alım gücünün düşmesiyle başlayan memnuniyetsizlik, zamanla işsizlik, huzursuzluk, grevler ve kitlesel gösterilerle birleştiğinde devlet-halk arasındaki güven köprüsü hızla çökebilir. Siyasal iktidarlar bu tür gerilimleri çoğu zaman güvenlikçi önlemlerle bastırmaya çalışır. Fakat baskı, sorunları çözmek yerine daha da derinleştirir. Sosyal barış yerini kutuplaşmaya bırakır. Bu da siyaset biliminin temel prensiplerinden biri olan “meşruiyet sürdürülebilirliği”ni ortadan kaldırır.

Krizden Çıkış Mümkün mü?

Bu tabloyu tersine çevirmek, ancak sosyal devlet ilkesinin yeniden işler hâle gelmesiyle mümkündür. Toplumun temel ihtiyaçlarını önceleyen, refahı eşitlikçi biçimde dağıtan ve karar alma süreçlerinde halkın sesine kulak veren bir yönetim anlayışı, hem ekonomik hem siyasal istikrarın temelidir. Aksi halde, içeride yoksullaşan ve dışarıda savaşa kaynak ayıran bir devletin, uzun vadede kendi meşruiyetini tüketmesi kaçınılmaz olur.

Koltuklar, Çelişkiler ve Çöküşe Giden Yol

Ne var ki seçilmişler, koltuklarına yapışıp kalmayı tercih ediyor. Kendilerinden önceki iktidarları “koltuğa yapışmakla” suçlayanlar, iktidara geldiklerinde aynı koltuğa daha sıkı sarılıyor. Meydanlarda enflasyondan, paranın değer kaybından, yoksulluktan, demokrasi ve adaletten bahsedenler, iş başına geldiklerinde söylediklerini ya unutur ya da meşrulaştırıcı gerekçelerle çürütür. Daha da kötüsü, kimi zaman seleflerinden daha baskıcı bir yönetim anlayışına yönelirler.

En acı olan ise şu: Yoksulluk çeken halk, kendi yaşadığı sıkıntıya rağmen, refah içinde yaşayanları savunur, onları alkışlar ve çıkarlarını korumak için mücadele eder. Bu durum, çoğunlukla demokrasinin yerleşmediği, eğitim düzeyinin bilinçli biçimde düşürüldüğü ülkelerde görülür. Akademisyenlerin, düşünürlerin küçümsendiği; cehaletin bir meziyet gibi yüceltildiği bir vasat içinde, halk soru sormaz, neden aramaz, hakkını talep etmez. Çünkü onları besleyen kaynak cehalettir.

Her dönem “dış güçler” ve “terör” hikâyeleri dolaşıma sokulur. Önceki iktidar bundan medet umar, muhalefet ise “beceriksizsiniz, her şeyi dış güçlere bağlamayın” der. Ne var ki iktidara gelen muhalefet de aynı hikâyeleri dillendirmeye başlar. Bu, kısır bir döngüdür.

Ve bu gidişatı durduracak olan tek güç, yine halktır. Ne zaman ki halk gerçek sorunları görmeye başlar, o zaman döngü kırılır. Aksi takdirde, “refah yerine harp” politikaları altında ezilen toplumlar, suskunluğun bedelini en ağır biçimde ödemeye devam eder…