Dr. Şevket Dalboy – Siyaset ve Sosyal Bilimci, İGÜ / Araştırmacı Gazeteci

Tel Aviv’in sokaklarında yankılanan ses bu kez alışılmışın dışında. Elinde megafonla haykıran bir kadın eylemci, arkasındaki pankartta şu cümleyle bütün dünyaya sesleniyor:
“İsrail, kendi hükümeti tarafından rehin alınan bir ülkedir.”

Bu çarpıcı ifade, bugün İsrail içinde bile susturulmak istenen vicdanın susmadığını, korkutulmak istenen insan hakları savunucularının geri adım atmadığını gösteriyor. Çünkü insan olmak, her şeyden önce başka bir insana yapılan zulmü reddetmeyi gerektirir — milliyeti, dini, dili ne olursa olsun.

İsrail’in önde gelen iki insan hakları örgütü, B’Tselem ve İnsan Hakları İçin Doktorlar – İsrail (PHRI), geçtiğimiz günlerde Kudüs’te gerçekleştirdikleri basın toplantısında Gazze’de yaşananları açıkça “soykırım” olarak tanımladı. Bu sıradan bir açıklama değil, içinde büyük bir bedel taşıyan cesaretin kendisidir.

“İsrail Soykırım Uyguluyor” Demek Cesaret İster

Sarit Mihaeli’nin sözleri keskin ama yalın:
“Tüm araştırmalarımız tek bir sonuca varıyor: İsrail, Gazze’de soykırım uyguluyor.”

Bu ifadeyi dile getirmek, özellikle de bir İsrailli olarak, kolay değildir. Çünkü bu söz, sadece devlete değil, ona koşulsuz inanmaya alıştırılmış bir toplumsal yapıya karşı söylenmiştir. Bu, vicdanı susturmaya çalışan milliyetçi bir hükümete karşı insan olmayı savunmaktır.

PHRI’nin sunduğu “Gazze Soykırımının Sağlık Analizi” raporu ise durumun sadece siyasi ya da askeri değil, aynı zamanda sistematik bir insani çökertme olduğunu ortaya koyuyor: Hastanelerin bombalanması, doktorların tutuklanması, tıbbi tahliyelerin engellenmesi… Tüm bunlar, savaşın değil, bilinçli bir yok etme planının parçaları.

İnsan Olmak Ne Demek? İşte Yanıt Burada

Yuli Novak’ın şu sözleri, bugün sadece Gazze’yi değil, tüm insanlığı ilgilendiren bir soruya ışık tutuyor:
“Soykırım, tüm insanlığa karşı bir saldırıdır. Bu soru artık kaçınılmaz: İnsan olmak ne demektir?”

Evet, bu soruya her gün yeniden yanıt vermek zorundayız. Çünkü insan olmak, susmamak, görmezden gelmemek, katliamı alkışlayanlarla aynı safta olmamaktır. İsrailli muhaliflerin yaptığı da tam olarak budur.

Onlar bize hatırlatıyor: Her İsrailli, hükümetin katliam politikalarının savunucusu değildir. Onlar savaş değil barış isteyenlerdir. Onlar susturulmak istenen kardeşlik sesinin temsilcileridir.

Antisemitizm Değil, Antifaşizm

Bu noktada önemli bir ayrımı tekrar vurgulamak gerekir: Bizler, herhangi bir halka, dine ya da etnik kimliğe karşı değiliz. Zulme, baskıya ve ayrımcılığa karşıyız. Antisemitizm, tıpkı İslamofobi gibi insanlığın utancıdır. Gazze’deki masumların sesi olurken, Yahudi halkını değil, onu araçsallaştıran ve Filistinli çocukların üzerine kurşun yağdıran iktidarları eleştiriyoruz.

Bugün İsrail’de sokağa çıkan, susturulmaya direnen o insanlar, aslında evrensel bir sesi büyütüyorlar:
“Zulüm kimin elinden çıkarsa çıksın, ona karşı durulmalıdır.”
İşte o yüzden İsrail içinde bu cesur muhalefet, insanlık adına umut verici bir kıvılcımdır.

Dünyaya Düşen Görev

B’Tselem ve PHRI’nin şu net uyarısı ise asla kulak ardı edilmemelidir:
“Uluslararası toplum da bu soykırımın suç ortağıdır.”
Sessiz kalan, seyreden, sadece kınayıp geçmekle yetinen devletler de bu yıkımın dolaylı failidir.

Oysa elimizde hâlâ hukuk var, uluslararası mekanizmalar var. Yeter ki bu araçlar siyasi çıkarlar uğruna rafa kaldırılmasın. Gazze için, insanlık için, kardeşlik için adaletin dili yeniden konuşulsun.

Kardeşlik Sözle Değil Eylemle Olur

Bugün Yahudi bir vicdan, Filistinli bir çocuğun ölmemesi için haykırıyor. Bu tablo bize gösteriyor: Kardeşlik, aynı dinden olmakla değil, aynı acıyı hissetmekle mümkündür. İsrail içinde yükselen bu muhalif sesler, hepimize şu dersi veriyor:
İnsan, her yerde insandır. Vicdan, coğrafya tanımaz. Ve biz, bu cesareti selamlıyoruz.