Suriye, iç savaşın yaralarını hala taşıyor. Kan nehir gibi akarken, her damla toprakla birleşip acı, kayıp ve yıkımı beraberinde getirdi.

Esad rejimi, halkın gözünden düşüp geriye ne bir miras ne de zaferin izini bıraktı. Bir zamanlar gururla savunduğu tahtından, zenginliğini ve gücünü kaybederek Rusya’ya kaçan Esad, ülkesi geriye sadece yıkık bir harabe bırakırken, devletin hazinesi de yalnızca 200 milyon dolara bırktı. Savaşın en çetin anlarında, ordu silahlarını bıraktı ve kaçacak yeni topraklar aramaya koyuldu. Kaçamayanlar ise Şam’ın duvarlarına dayanarak savaşı terk etti. Başkent, terk edilmiş ellerin ve kaybolmuş umutların şehri haline geldi. Şam sokakları, savunmasızlık ve korkuyla yankılandı; kimse ne olduğunu anlayamadı, zihinsel bir boşluk ve kaybolmuşluk vardı.

İran, yıllarca bu savaşa müdahil olmaktanse sadece gözlemci oldu. Suriye’nin topraklarında neler olup bittiğine dair stratejik bir müdahalede bulunmayıp, sadece izledi. Oysa bir zamanlar övündükleri “ittifak”lar giderek zayıfladı. Suriye halkı, kendi kaderiyle baş başa kalırken İran bir adım bile atmadı.

Suriye’nin iç savaşı sadece ülkenin yapısını değil, Ortadoğu’nun jeopolitik haritasını da derinden sarstı. Esad’ın gücünü kaybetmesinin ardından, bölgedeki güç dengeleri giderek karmaşıklaştı. Türkiye’nin desteklediği gruplar, Suriye’nin kuzeyinde önemli bir rol üstlenirken, PYD/PKK’nın varlığı hala büyük bir soru işareti. Türkiye, bölgedeki etkinliğini artırarak PYD/PKK’ya karşı sert bir tutum benimsemiş ve bu örgütlerin silah bırakmasını talep etmiştir. Ancak ABD, DEAŞ’ın yeniden güç kazanması endişesini bahane ederek YPG’nin dağıtılmasına karşı çıkmaktadır. Bu, bölgedeki denklemleri daha da karmaşıklaştırmıştır. ABD’nin dost-düşman ilişkileri, çıkarlarına göre sürekli değişebilmektedir. YPG ve PKK, ABD ve İsrail’in desteğiyle varlıklarını sürdürmeye çalışsa da, bu ittifakların kalıcı olup olmayacağı belirsizdir.

HTŞ, uzun süre uluslararası terör listesinde yer alırken, son dönemde stratejik bir aktör haline gelmiştir. Türkiye, bu grupla görüşmeler yaparken, aynı zamanda bölgedeki etkisini sürdürmeye çalışmaktadır. HTŞ’nin geleceği, sadece Türkiye için değil, bölgedeki diğer güçlerin stratejik planlamaları açısından kritik bir rol oynamaktadır.

Suriye’deki kaos, İsrail’in bölgedeki etkisini artırmasına zemin hazırlamıştır. İsrail, güvenliğini sağlamak ve stratejik çıkarlarını korumak bahanesiyle Suriye’nin kuzeyine ve doğusuna askeri operasyonlar düzenlemektedir. Bu operasyonlar, bölgedeki güç dengelerini daha da derinleştirmektedir. Uluslararası toplum ise bu gelişmelere büyük ölçüde sessiz kalmıştır, bu da Suriye’deki istikrarsızlığı pekiştiren bir faktör olmuştur. İsrail’in bölgedeki artan etkisi, sadece Suriye’yi değil, tüm Ortadoğu’yu etkileyebilecek büyük bir yankı oluşturmaktadır.


Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), bölgedeki güç mücadelelerinin temel dinamiği olmaya devam etmektedir. Suriye, bu projede hâlâ kritik bir rol oynamaktadır. Türkiye, ABD, Rusya ve İran gibi küresel aktörlerin çıkarları, Suriye’de kesişiyor ve bu durum Suriye’nin geleceğini belirleyecek güç mücadelesinin merkezine yerleşiyor.

Fırat’ın doğusunda, PYD/PKK’ya karşı verilen direnişin giderek arttığı görülmektedir. ABD’nin bölgedeki varlığı, PYD/PKK’nın stratejileriyle paralel ilerlerken, Türkiye’nin kararlı tutumu bu örgütlerin varlığını tehdit etmeye devam etmektedir. Fırat’ın doğusundaki her gelişme, Ortadoğu’daki genel denklemi yeniden şekillendirebilir. Türkiye’nin PYD/PKK’yı ortadan kaldırma kararlılığı, bölgedeki güç savaşının seyrini belirleyecektir.

Türkiye’nin desteklediği Türkmen gruplar, Suriye’nin kuzeyinde önemli bir askeri güç haline gelmiş durumdadır. Türkiye, bu güçleri eğitip donatarak, Suriye’deki askeri operasyonlarını kendi başına gerçekleştirebilecek bir kapasiteye ulaşmıştır. Türkmen grupların askeri gücü, bölgedeki güç dengelerini değiştirme potansiyeline sahiptir. Türkiye, bu gücü doğru yönlendirerek, hem bölgedeki stratejik çıkarlarını korumayı hem de Suriye’deki dengeyi sağlama çabalarını sürdürecektir.

Uluslararası toplum, Suriye’deki gelişmelere karşı büyük ölçüde sessiz kalmıştır. Birçok ülke, kendi çıkarlarını ön planda tutarak, Suriye’deki durumu izlemeye devam etmektedir. Ancak, milyonlarca insanın yerinden edilmesi ve savaşın yıkıcı etkileri, uluslararası toplumun sorumluluklarını yerine getirmediğini göstermektedir. Bu sessizlik, bölgedeki dinamiklerin daha da karmaşık hale gelmesine yol açmaktadır. Küresel güçlerin çıkarları, Suriye’nin geleceğini belirsiz bir zemine itmektedir.

Öz cümle, Suriye’deki askeri güç dengeleri, Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek unsurlardan biri olmaya devam etmektedir. Türkiye’nin PYD/PKK ve HTŞ’ye karşı tutumu, İsrail’in artan etkisi, Türkmenlerin askeri gücü ve uluslararası toplumun sessizliği, bölgedeki geleceği şekillendirecek faktörler arasında yer almaktadır. Her yeni gelişme, bölgedeki aktörler ve yerel halklar için büyük bir domino etkisi yaratabilir. Bölgedeki en kritik soru ise, Ortadoğu’nun geleceği ile ilgili belirsizliklerin nasıl şekilleneceğidir. ABD’nin DEAŞ’ın yeniden güç kazanacağı endişesiyle YPG’nin dağıtılmasına karşı durmasının ardından, bölgede denklemler hızla değişebilir. Unutulmamalıdır ki, ABD’nin dostları çıkarlarına bağlı olarak her an değişebilir. YPG/PKK yapısının çöküşünü daha da derinleştirmiştir. Suriye’deki bu kaotik ortam, halkının yaşamını daha da zorlaştırmış ve her geçen gün insanlık dramını büyütmüştür. Bir zamanlar umut dolu gözlerle bakılan topraklar, şimdi acı, keder ve çaresizliğin sembolü haline gelmiştir. Suriye halkı, her köşe başında kaybolan hayatların ve yıkılmış umutların anılarını taşımaktadır.

Suriye’deki iç savaş, sadece bir ülkenin dramı değil, tüm Ortadoğu’nun ortak trajedisidir. Suriye’nin iç savaşının yarattığı yıkım, Ortadoğu’daki güç dengesini, etnik yapıları, sosyal yapıları ve kültürel dokuyu etkileyerek, bölgeyi tehdit eden büyük bir güvenlik, ekonomik ve insani kriz yaratmıştır. Uluslararası müdahaleler ve büyük güçlerin rekabeti, Suriye’yi daha da derin bir yabancılaşma sürecine sokmuş ve halkların geleceğini karartmıştır.

Peki, Suriye’de yaşananlar bir devrim mi, yoksa bir yıkım mı? Tarihsel olarak her devrim, halkın özgürlük mücadelesinin simgesi olarak başlar. Ancak bu süreç, devrimcilerin iktidarı elde etmesinin ardından her zaman beklenmedik sonuçlar doğurur. İktidar sağlamlaştırıldıktan sonra, muhalifler, ilericiler, devrimciler, demokratlar, soru soranlar ve cevap arayanlar ezilmeye başlanır. Tutuklamalar, işkenceler, öldürmeler birbirini izler. Çoğu zaman bu hesaplaşmalar, dar ağacında son bulur. Tıpkı İran’da olduğu gibi, devrimci bir halk hareketi iktidara gelince, önce kendi içindeki muhaliflerden başlanarak canlar alınır. Ve bu, devrimci bir sürecin, sonunda despotik bir rejime dönüşmesinin en acı örneğidir.

Suriye’de yaşanan da tam olarak budur: Bir devrim olarak başlayan süreç, iktidar mücadelesi ve dış müdahalelerle giderek bir yıkıma dönüşmüştür. Suriye halkı, başlangıçta özgürlük ve adalet için ayağa kalkarken, zamanla hem içsel hem de dışsal güçler tarafından ezen ve yabancılaştıran bir sisteme dönüşmüştür. Bu yıkım, sadece fiziksel değil, kültürel ve sosyal yapıları da derinden etkileyerek toplumun temellerini sarsmıştır.