Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci – Sosyal Bilimci – Gazeteci – Yazar
Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinin başkenti Stuttgart’ta bulunan Milaneo Alışveriş Merkezi, perşembe sabahı yaşanan korkunç bir saldırıyla sarsıldı. Kentin en büyük ve en yoğun alışveriş merkezlerinden biri olan, Europaviertel (Avrupa Mahallesi) bölgesindeki Milaneo’nun kapıları yeni açılmışken, alışveriş yapmak ve işlerine gitmek için merkeze gelen insanların gözleri önünde dehşet verici bir olay yaşandı.
Polisin açıklamasına göre 47 yaşındaki kadın, alışveriş merkezinin açılmasının hemen ardından saldırıya uğradı. İddiaya göre saldırgan önce kadını bıçakladı, ardından ateşe verdi. Ağır yaralanan kadın yoğun bakımda yaşam mücadelesi verirken, olay yerinden kaçan 54 yaşındaki Alman vatandaşı kısa süre içinde yakalanarak gözaltına alındı. Yetkililer, şüpheli ile mağdur arasında halen devam eden ya da geçmişte var olan bir ilişkinin bulunduğunu açıkladı. Olayın hukuki boyutu bağımsız yargı tarafından değerlendirilecektir.
Ancak bir sosyal bilimci olarak benim dikkat çekmek istediğim konu yalnızca fail değildir.
Asıl soru şudur.
Bir insan nasıl olur da başka bir insanı öldürmekle yetinmeyip onu ateşe verecek kadar öfke, nefret ve kontrolsüz bir ruh haline sürüklenebilir? Bu soru sadece Almanya’nın değil, dünyanın birçok ülkesinin cevap aradığı ortak bir sorudur. Şiddet hiçbir zaman tek bir günde ortaya çıkmaz.
Şiddet; çözülmeyen öfkenin, sağlıksız ilişkilerin, güç ve tahakküm anlayışının, bastırılmış duyguların, kimi zaman psikolojik rahatsızlıkların ve kimi zaman da toplumsal olarak normalleştirilen saldırgan davranışların uzun bir sürecinin sonucunda ortaya çıkmaktadır.
Sosyal bilimler bize göstermektedir ki ağır şiddet olayları çoğu zaman bir anda oluşmaz. Öncesinde tehditler, baskılar, takıntılı davranışlar, kontrol etme çabaları ve giderek artan saldırganlık görülmektedir. Bu işaretler zamanında fark edilmediğinde sonuç bazen geri dönüşü olmayan trajedilere dönüşmektedir.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde partner şiddeti ve kadına yönelik şiddet en önemli toplumsal sorunlardan biri haline gelmiştir. Bu tablo bize göstermektedir ki mesele yalnızca güvenlik güçlerinin değil; eğitim sisteminin, aile kurumunun, ruh sağlığı hizmetlerinin, sosyal politikaların ve toplumsal bilinçlenmenin de ortak sorumluluğudur.
Bir devletin başarısı sadece suç işlendikten sonra failleri yakalamasıyla ölçülemez. Gerçek başarı, insanları suça sürükleyen süreçleri önceden görebilmek ve gerekli sosyal mekanizmaları zamanında devreye sokabilmektir.
Çünkü güçlü devlet sadece suçluyu cezalandıran devlet değildir. Güçlü devlet, suçun ortaya çıkmasını mümkün olduğunca önleyebilen devlettir.
Stuttgart’ta yaşanan bu olay bize bir gerçeği daha hatırlatmaktadır.
Şiddet yalnızca mağduru yaralamaz.
Şiddet, olaya tanık olan insanların ruhunda, çocukların hafızasında ve toplumun güven duygusunda da derin yaralar açar. İnsanlar artık sadece alışveriş yapmak, çalışmak ya da günlük yaşamlarını sürdürmek istemiyor.
Aynı zamanda kendilerini güvende hissetmek istiyor. Toplumsal güven, yalnızca polis sayısıyla sağlanamaz.
Toplumsal güven; adaletin işlemesiyle, eğitimle, sosyal destek mekanizmalarıyla, ruh sağlığı hizmetleriyle ve insan hayatını merkeze alan kamu politikalarıyla inşa edilir.
Her vahşi saldırının ardından yalnızca faili konuşmak yeterli değildir. İnsanları bu noktaya getiren sosyal, psikolojik ve kültürel süreçleri de cesaretle tartışmak zorundayız. Çünkü çözüm yalnızca mahkeme salonlarında değil, ailede, okulda, sosyal politikalarda ve insanın yetiştiği toplumsal iklimde başlamaktadır.
Hiçbir öfke, hiçbir kıskançlık, hiçbir ilişki sorunu ve hiçbir gerekçe bir insanın yaşam hakkını elinden almayı meşru kılamaz. Bir toplumun gerçek medeniyet ölçüsü, suçlulara verdiği cezadan çok, insanlarını şiddetten ne kadar uzak tutabildiğiyle ölçülür.
Stuttgart’ta yaşanan bu korkunç olayın tüm yönleriyle aydınlatılması, adaletin eksiksiz işlemesi ve ağır yaralanan kadının bir an önce sağlığına kavuşması en büyük temennimizdir. Ancak bunun yanında şu soruyu sormaktan da vazgeçmemeliyiz.
İnsan nasıl bu noktaya geliyor ve toplum olarak bunu önlemek için daha neyi eksik yapıyoruz?

































