Dr. Şevket Dalboy
Siyaset Bilimci | Sosyal Bilimci | Gazeteci | Yazar

22 Temmuz 2016 tarihinde Almanya’nın Münih kentindeki Olympia Alışveriş Merkezi’nde gerçekleşen ırkçı saldırı, aradan geçen 10 yıla rağmen yalnızca bir terör saldırısı olarak değil, Avrupa’da yükselen aşırı sağ, yabancı düşmanlığı ve nefret ideolojileri açısından önemli bir toplumsal yara olarak hafızalarda yer almaya devam etmektedir.

18 yaşındaki saldırganın gerçekleştirdiği silahlı saldırıda aralarında Türkiye vatandaşlarının da bulunduğu 9 kişi yaşamını yitirmiştir. Hayatını kaybedenler arasında Selçuk Kılıç, Can Leyla, Sevda Dağ ve Batı Trakya Türklerinden Yunanistan vatandaşı Hüseyin Dayıcık da bulunmaktadır.

Bu insanlar yalnızca bir saldırının kurbanları değildi. Onlar Almanya toplumunun bir parçasıydı. Çalışan, üreten, aileleriyle birlikte bu ülkenin geleceğine katkı sağlayan insanlardı. Ancak bir nefret ideolojisi onları insan olarak değil, kökenleri üzerinden hedef aldı.

Münih saldırısı bu nedenle sadece geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Bu saldırı, modern toplumların hâlâ cevap aradığı önemli bir soruyu yeniden gündeme getirmektedir. Bir toplumda nefret düşünceleri nasıl oluşur, nasıl yayılır ve nasıl insan hayatını hedef alacak kadar güç kazanır?

Bu soru yalnızca Almanya’nın değil, bütün demokratik toplumların karşı karşıya olduğu temel meselelerden biridir. Münih saldırısının 10’uncu yılında düzenlenen anma töreninde Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in verdiği mesaj, saldırının ötesinde Almanya’nın toplumsal kimliği ve geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.

Steinmeier, Almanya’nın artık göç geçmişine sahip bir ülke olduğunu açıkça ifade ederek şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“Göç geçmişine sahip olan sadece tek tek insanlar değildir. Tüm ülkemizin bir göç geçmişi vardır. Almanya göçmen kökenli bir ülkedir. Bizi biz yapan da budur.”

Bu açıklama yalnızca siyasi bir mesaj değildir. Aynı zamanda Almanya’nın toplumsal gerçekliğinin kabul edilmesidir.

Çünkü milyonlarca insan için Almanya sadece doğdukları ülke değil; yaşadıkları, çalıştıkları, çocuklarını büyüttükleri, geleceğini kurdukları ülkedir. Türkiye’den ve dünyanın farklı bölgelerinden gelen insanlar Almanya’nın ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimine büyük katkılar sağlamıştır

Bugün Almanya’nın temel sorusu şudur:

Göçle oluşan bu yeni toplumsal yapı, eşit yurttaşlık anlayışıyla mı yönetilecektir, yoksa ayrımcı ve dışlayıcı düşünceler yeniden güç kazanabilecek midir?

Steinmeier’in açıklaması bu açıdan tarihi bir anlam taşımaktadır. Çünkü demokratik toplumların gücü, farklılıkları yok saymakla değil, farklı kimlikleri ortak vatandaşlık anlayışı içerisinde birleştirebilmekle ölçülür.

Terör ve aşırı sağ kaynaklı saldırılar yalnızca fail üzerinden değerlendirildiğinde, sorunun toplumsal boyutu eksik kalmaktadır. Elbette bireysel sorumluluk vardır. Ancak sosyal bilimler bize göstermektedir ki bireyler hiçbir zaman tamamen boşlukta radikalleşmez.

Nefret ideolojileri ayrımcı söylemlerden, sosyal çevrelerden, propaganda ağlarından ve toplumsal kutuplaşmalardan beslenmektedir.

Bu nedenle demokratik devletlerin görevi yalnızca saldırı gerçekleştikten sonra faili yakalamak değildir. Asıl görev, nefret düşüncelerinin toplum içinde güç kazanmasını engellemek, ayrımcılıkla mücadele etmek ve vatandaşların kendilerini eşit ve güvende hissetmesini sağlamaktır.

Münih saldırısının ardından olayın aşırı sağ ve ırkçı motivasyonla bağlantısının kurulması uzun zaman almıştır.

Alman makamları saldırıyı ancak 2019 yılında aşırı sağ kaynaklı bir eylem olarak sınıflandırmıştır. Bu durum önemli bir tartışmayı beraberinde getirmiştir. Bir saldırının arkasındaki ideolojik motivasyonu doğru anlamak neden bu kadar zaman almıştır?

Çünkü terörle mücadele yalnızca saldırganı etkisiz hale getirmek değildir. Asıl mücadele, saldırganı besleyen düşünce dünyasını anlamak ve bu düşüncelerin toplumda normalleşmesini engellemektir.

Cumhurbaşkanı Steinmeier’in de vurguladığı gibi devletin ve toplumun aşırı sağ terör karşısında sessiz kalma hakkı yoktur.

Bir saldırganın kişisel sorunları veya psikolojik durumu, taşıdığı ideolojik motivasyonu görmezden gelmek için gerekçe olamaz. Çünkü nefret suçlarında asıl mesele yalnızca failin kim olduğu değildir. Asıl mesele, kimi neden hedef aldığıdır.

Münih saldırısında insanların kökenleri nedeniyle hedef seçilmesi, olayın sadece bireysel değil, ideolojik bir boyuta sahip olduğunu göstermektedir. Münih saldırısının 10’uncu yılında hayatını kaybedenleri anmak elbette önemlidir. Ancak gerçek mücadele yalnızca anma törenleriyle sınırlı kalamaz.

Bir toplumun demokrasi kalitesi, yalnızca çoğunluğun haklarını korumasıyla değil, farklı kökenlerden gelen insanların da güven içinde yaşamasını sağlamasıyla ölçülür.

Irkçılık yalnızca hedef aldığı insanlara zarar vermez. Irkçılık, toplumun tamamının huzurunu, güvenini ve geleceğini tehdit eder.

Çünkü nefretin hedefi bugün bir grup olabilir, yarın başka bir grup olabilir. Bu nedenle demokratik devletlerin temel görevi açıktır. İnsan onurunu korumak, ayrımcılığa karşı durmak ve nefret ideolojilerinin toplum içinde güç kazanmasına izin vermemek. Münih’te hayatını kaybeden 9 insanın hatırasına verilecek en büyük değer, yalnızca onları anmak değildir.

Asıl görev, bu saldırının nedenlerini anlamak, gerekli dersleri çıkarmak ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için siyasi, hukuki ve toplumsal iradeyi ortaya koymaktır.